DUYURULAR

“Kur’an’ı Anlayamazsın, Risale-i Nur Oku” Ne Demek ?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Sual: “Kur’an’ı Anlayamazsın, Risale-i Nur Oku” Ne Demek ?

Cevap: Ümmetin şu an Kur’ân’a yönelememesi, Kur’ân’ın sadece bir teberrük maksadıyla okunması, büyük ölçüde yanlış bir telkinden kaynaklanır. Yıllardır şöyle denmiştir:

“Sen Kur’ân’ı anlayamazsın. Önce şunu oku, önce bunu öğren…”

Yeni bir talebe geliyor, yahut birisi Kur’ân’la tanışmak istiyor. Hemen baştan: “Kur’ân’ı anlayamazsın,” deniyor.

Böyle diyerek yıllar geçmiş, ömürler geçmiş, hatta asırlar geçmiştir. Peki bir faydası olmuş mu? Hayır!

Kur’ân nazara verilmelidir. Bazı şeyleri anlayamayabilir. Arapça bilmeden, usûl bilmeden, tefsir bilmeden, hangi âyetin nerede olduğunu bilmeden anlamak kolay olmayabilir. Yapılması gereken şey hangi ders veriliyorsa, orada âyeti göstermektir.

Misal verelim:

Risale-i Nur okuyorsun, kişiye şöyle diyeceksin:

“Bu risalenin başında bir âyet yazılmış. Cümlelerin mânâsı işte o âyete dayanıyor. Şimdi bu âyetin meâline bir bak. Tefsirlerde biraz araştır. Üzerine çalış.”

Çünkü Üstad, o eseri yazarken âyeti esas alıyor. Haşa bir başlık olarak teberrüken atmış da, sonra kendi felsefesini yazmış değil. Böyle bir okuma tarzı büyük bir yanlıştır.

Her ders, her bahis Kur’ân’a dayanır. Bunu böyle öğretmek lâzımdır. Hangi âyetin anlatıldığının farkına varmak lazımdır. İnsan okurken anlayamaz belki, sen anlat! Sen anlat ki mânâyı fark etsin. Bunu ertelemekle bu iş olmaz. Talebe ile en baştan başlayacaksın.

Ben bizzat Arapça dersi verirken, ibtidâî seviyede bile olsalar, kuralı doğrudan âyetin üzerinden anlatırım. Arapça okumuyorsa bile, diyelim ki fıkıh okuyacak, ilmihâl okuyacak… Orada hemen o âyeti, meâlini söyle!

Allah Teâlâ buyuruyor ki:

‘…أَقِيمُوا الصَّلَاةَ’ — Namazı ikâme edin.”

“Ebû Hanîfe namazı emretmiş,” “İmam Şâfiî şöyle demiş…” deme!

Allah Teâlâ diyor ki: ‘…أَقِيمُوا الصَّلَاةَ’ — İşte namazın farz olduğuna delil. Bunu desen o kişi anlar.

Bizim derdimiz Kur’ân’ı merkeze koyup onu okumak değil. Okunmasın diye bahaneler uydurmak. Ne demek anlaşılmaz! Bu çok tehlikeli bir sözdür.

Fahreddin Râzî diyor ki:

“Kur’ân anlaşılmaz diyen kimsenin küfründen korkulur.”

Bu söz, küfre yakın bir sözdür.

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ” — Apaçık Arapça bir lisanla indirdik, buyuruyor Allah Teâlâ.

Yani “Kur’ân anlaşılmaz” demek, doğrudan âyete muhalefettir. Bu da büyük bir cür’ettir. Bu söz, âyete terstir.

Anlaşılmayan bir kitabı, Allah’tan daha güzel kim anlatabilir? Eğer bir şeyi anlamıyorsan, bu senin noksanlığındandır. Meselâ Arapça bilmediğin için Kur’ân’ı anlamıyorsun. Bu bizim eksikliğimizdir.

Peki ne yapacağız?

Arapçayı öğrenirsen daha güzel anlarsın. Ama herkes öğrenmek mecburiyetinde değil. Herkesin imkânı da yok. O hâlde bilen birine soracaksın. Bir âlimden yardım alacaksın, ona bakacaksın. Ama sen de bir şey öğrenme gayretinde ol.

Bizim tek gayemiz Kur’ân’ı öğrenmektir. Bunu bileceğiz: Tek gayemiz Kur’ân’ı öğrenmek.

Ama Kur’ân’ı öğrenmek için başka şeylere ihtiyaç duyup diğerlerini vesile edinip, Kur’ân’ın şevkiyle başka kitaplara yöneliyoruz.

Üstad diyor ki:

“İbn Hacer’i okuyan adam, ‘İbn Hacer ne diyor’ diye değil, ‘Kur’ân ne diyor’ diye okumalıdır.”

Bunu yapsak iş düzelir. Zaman içinde de öğrenilir. Hadis için de aynı şey geçerlidir. Bazısı diyor ki: “Biz hadisleri anlamıyoruz.”

Bakıyor kendine, elli yaşında adam. Kaç senedir İslâm’la meşgulsün? Günde bir hadis öğrenseydin ya! Anlamadığın hadîsi birkaç âlime sorsaydın, biraz araştırsaydın… O zaman her şey çözülürdü. Tembelliğimize bahane bulmayalım.

Nazarlar, şahıslara —Üstad’a, şeyhe, hocaya— değil, doğrudan âyete çevrilmelidir. “Âyet ne güzel beyan etmiş!” denilmelidir. Emin olun ki, Kur’ân’ın şevki, muhabbeti her şeye sirayet eder.

Şunu çok iyi anlayın:

Muhabbet yalnız Allah’a mahsustur. Sevilen, mahbûb yalnız Allah Teâlâ’dır.

Peki, mahbûb yalnız Allah’tır da, evlâdını sevmeyecek misin? Hanımını sevmeyecek misin? Baharı, güzel bir çiçeği, gençliği sevmeyecek misin? Seveceksin ama Allah için seveceksin.

Mahbûb yalnız Allah olunca, Allah’ın muhabbeti başkalarına gitmez, onları tenkis etmez, iptal etmez. Bilakis, Allah namına, Allah’ın birer nimeti, ihsanı olarak; O’nun cemâl ve kemâlinin birer aynası olarak daha yüksek bir kıymet kazanır.

İşte bu da aynı onun gibidir. Bu, Allah’ın indirdiği bir kelâmdır. Ona işaret ediyor, mucizeliğini îlân ediyor. Madem ki bu, Allah’ın kelâmıdır; Allah konuştuğunda, başkası konuşabilir mi?

ذَٰلِكَ الْكِتَابُ” — Kitap budur.

Dikkat et, “bu bir kitaptır” demiyor. “Kitap budur.” Yani cemî kütüb, tüm kitaplar içinde hakikî kitap odur.

لَا رَيْبَ فِيهِ” — Onda şüphe yoktur.

Zan, vehim, töhmet yoktur. Hâlis yakîndir. Çünkü Allah’ın kelâmında hata olmaz. Diğer her kitapta illa bir rayb vardır. Kur’ân’da rayb yoktur. Sana rehber olacak kitap, yakînî ve ilmî olan kitap olacaktır.

لَا رَيْبَ فِيهِ ۛ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ” — Onda şüphe yoktur, müttakîler için hidayettir.

Çünkü hidayet ancak içinde hiçbir şüphe, töhmet olmayan, zanna dayanmayan kitapla mümkündür.

Kur’ân zanna göre konuşmaz; Allah’ın ilmiyledir. Diğer kitaplar için zan geçerlidir. Ama hidayet, ancak içinde rayb bulunmayan, bütün ilimleri kendisinde cem eden asıl kitapta bulunabilir. O, ancak hidayettir. Onun için Rasûlullah aleyhissalâtü vesselâm buyuruyor:

وَمَن يَبْتَغِ فِي غَيْرِهِ هُدًى أَضَلَّهُ اللَّهُ”

“Kur’ân’dan başka bir yerde hidayet arayanı, Allah saptırır.”

Halbuki Kur’ân hidayet değildir; hidayet edicidir. Yani “onda hidayet vardır” demesi lâzımken, hidayeti mastar olduğu hâlde doğrudan Kur’ân’a verdi. Dedi ki: O hidayettir.

Adeta hidayet teşahhus etmiş, cisimleşmiş, Kur’ân olmuştur. Yani, Kur’ân’dan başka hidayet yoktur; Kur’ân’ın içinde de hidayetten başka hiçbir şey yoktur.

Bu âyet bizim rehberimizdir, bütün ümmetin rehberidir. İşte biz bu âyete çağırıyoruz. Kur’ân’ın başı budur.

اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ” — Ya Rabbi, bizi sırat-ı müstakîme hidayet et,” dedik Fâtiha’nın başında, Allah bize bunu dememizi emretti. İşte bu âyet, o duaya Allah’ın verdiği cevaptır.

Madem ki “اهْدِنَا” diyorsunuz…

“الم ﴿١﴾ ذَٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ۛ فِيهِ ۛ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ

İşte cevabı budur. Üstad da, Kur’ân’ın hâkimiyeti mutlakasını beyan eden eserinin başına bu âyeti koymuştur. “Kitap budur.” Diğer kitaplara ise mâna-yı harfîyle bakılmalıdır.

 

ÖZET:

Kur’ân’dan Uzaklaştıran Telkinler: “Kur’ân’ı anlayamazsın” söylemi, yıllarca ümmeti Kur’ân’dan uzaklaştırmış, sadece teberrük niyetiyle okunmasına sebep olmuştur. Bu yaklaşım, ümmetin Kur’ân’la bağını zayıflatmıştır.

Kur’ân Merkezli Eğitim Şarttır: Risale-i Nur veya başka bir kitapla ders yapılırken, mutlaka o kitaba esas olan âyet gösterilmeli, meâli ve tefsiriyle birlikte Kur’ân merkezli bir okuma yapılmalıdır. Her ders, doğrudan Kur’ân’a bağlanmalıdır.

“Kur’ân Anlaşılmaz” Sözü Tehlikelidir: Kur’ân’ın “بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ” diye tarif edilen apaçık bir kitap olduğu belirtilmiş; “anlaşılmaz” diyenin küfre düşme tehlikesi olduğu vurgulanmıştır. Anlayamamak, kişinin eksikliğidir, Kur’ân’ın değil.

Gayret ve İstifade Sorumluluğu: Arapça bilmeyen kimse meâl, tefsir ve âlimlerin yardımıyla anlamaya çalışmalıdır. Asıl gaye Kur’ân’ı anlamaktır; diğer kitaplar ancak bu gayeye ulaştıran vesilelerdir. Gayret göstermeyen kimse tembelliğini mazur gösteremez.

Kur’ân Hidayetin Ta Kendisidir: “هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ” ifadesiyle Kur’ân yalnız hidayet kaynağı değil, bizzat hidayetin kendisi olarak beyan edilmiştir. Kur’ân’dan başka hiçbir kitapta mutlak ve şüpheden uzak bir hidayet bulunmaz.

 

Bu makale Soru – Cevap Derslerinin 1. Dersinden alınmıştır. Dersin Orijinal Youtube Linki: Kur’an, Hadis Ve Risale-i Nur Nasıl Okunmalıdır ? | Soru – Cevap 1. Bölüm

 

Soru Cevap Derslerinin Tamamı İçin

 

Bunlara da bakabilirsiniz

Risale-i Nur’u Anlamak İçin Nasıl Okunmalıdır?  Risale-i Nur’a Mana-yı Harfi İle Nasıl Bakılır?

 بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ Suâl: Risale-i Nur’u Anlamak İçin Nasıl Okunmalıdır? Risale-i Nur’a Mana-yı Harfi İle Nasıl …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir