Yirmi Dokuzuncu Mektub – İkinci Risale olan İkinci Kısım Ramazan-ı Şerife dairdir
[Birinci kısmın âhirinde şeair-i İslâmiyeden bir nebze bahsedildiğinden şeairin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan-ı Şerife dair olan bu ikinci kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir.
Bu İkinci Kısım, Ramazan-ı Şerifin pek çok hikmetlerinden dokuz hikmeti beyan eden “Dokuz Nükte”dir.]
Yirmi Dokuzuncu Mektubun Birinci Kısmı’nda Şeair-i İslâmiye üzerinde durulmuş; o dönemde şeairi tahrip etmeye çalışanlara ve onlara destek veren ulemaya karşı Üstat Hazretleri dini müdafaa ederek şeairin ehemmiyetini ortaya koymuştur.
Şeair Nedir?
Şeair, “şaire” kelimesinin çoğuludur; lügat itibariyle “alamet” manasına gelir. Bunlar İslam’ın alametleridir. Istılahî manası ise:
Dinin içtimaiyata (sosyal hayata) ait emirleridir. Farz-ı kifaye veya sünnet-i kifaye nevinden olsun; nafilesi de farzı da şeair hükmündedir. Bunlar adeta İslam’ın sosyal emirleri gibidir. Bir toplumu “toplum” hâline getiren; o toplumun medeniyetini ve şuurunu daima telkin eden unsurlar gelenekleri, adetleri ve kanunlarıdır. İşte İslam’ın toplum hayatıyla ilgili hükümlerine de şeair denir.
Selamlaşmak: Müslümanların birbirini gördüğünde selam verip alması bir şeairdir.
Cemaatle namaz: Bir memleket ahalisinin toplu hâlde namaz kılması; Cuma ve bayram namazları şeairdir.
Ezan: İslam’ın en gür sadası ve en bariz alametidir. Bunun sebebi ezanın sadece bir namaz çağrısı değil, aynı zamanda o bölgenin İslam yurdu olduğunu ilan eden âlemşümul bir işaret olmasıdır.
Bu şeairin nafilesi bile, ferdî ve şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Çünkü şeairde toplumun hukuku ve dinin izzeti söz konusudur.
Şeairin en mühim unsurlarından biri de mahkeme-i şer’iyeler ve ahkâmdır; yani o devletin kanunlarıdır.
En Parlak Şeair: Ramazan-ı Şerif
Şeair içinde en parlak ve en muhteşem olanlardan biri de Ramazan-ı Şerif’tir. Ramazan orucu, her bir şahıs için farz-ı ayın olması cihetiyle değil; toplu olarak eda edilmesi yönüyle şeairden sayılır.
Ramazan’da bütün âlem-i İslam’da müşterek bir hareket vardır: Yemeler ve içmeler kesilir; alenî olarak yemek yasaklanır ve o aya mahsus umumî bir tazim hâli belirir. Gecelerinde teravihler kılınır, Kur’an-ı Kerimler okunur. Ramazan, yalnızca ferdî olarak tutulan bir oruç değil; toplumun beraberce iştirak ettiği küllî bir ibadettir.
Aynı şekilde hac ve umre menasiki de böyledir. Şeytan taşlama, Safa ile Merve arasında sa’y, Kâbe-i Muazzama’nın tavafı ve Arafat vakfesi birer şeairdir. Çünkü bunlar bir imam tahtında, toplu hâlde ve belirli bir nizamla icra edilir. Âlem-i İslam’ın her sene o mukaddes mekânları şer’î usulle ziyaret etmesi zaruridir.
İşte bu şeairin en mühimlerinden biri olan Ramazan-ı Şerif’in pek çok hikmetlerinden “Dokuz Hikmeti” beyan eden “Dokuz Nükte” burada işlenecektir.
Ramazan’ın Şerefi: Kur’an-ı Kerim
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَ الْفُرْقَانِ
“Ramazan ayı öyle bir aydır ki, Kur’an onda indirilmiştir; insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun apaçık delilleri ve hak ile bâtılı ayıran bir ölçüdür.”
Bu ayet-i kerime, Ramazan ayının hürmetini gösteren ve bu ayda oruç tutulmasını farz kılan ilahî beyandır. Ramazan’ı Ramazan yapan; onun şerefini, kemâlâtını ve kadrini yücelten esas sır, Kur’an-ı Kerim’in nüzul etmeye başlamasıdır.
Ramazan, Kur’an’ın indirildiği aydır. Ayet-i kerimede buyurulan:
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ
beyanı ile Kur’an’ın bu ayda indirildiği ilan edilir.
“Ramazan ayı, Kur’an’ın indirildiği aydır.”
Peki, Kur’an nedir?
هُدًى لِلنَّاسِ
“İnsanlar için bir hidayet rehberidir.”
وَبَيِّنَاتٍ
“Apaçık deliller ve açık hükümler içerir.”
مِنَ الْهُدَىٰ وَالْفُرْقَانِ
“Hidayet ve hakkı bâtıldan ayıran Furkan’dandır.”
Furkan, hakkı batıldan ayırt eden manasındadır. Ayetteki “beyyinât” ifadesi de buraya bakar; yani hak ile batılı birbirinden tefrik edip hakikati gösteren apaçık hükümlerdir.
Bu ayet-i kerime, Kur’an-ı Azîmü’ş-Şân’ın indirildiği ay olması hasebiyle Şehr-i Ramazan’ın mübarekiyetini ispat eder. Hemen akabinde gelen:
فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ
“Sizden her kim bu aya erişirse onu oruçlu geçirsin.”
emri, oruç ibadetinin sebebinin Ramazan’da indirilen Kur’an olduğunu gösterir. Yani oruç, o Kur’an’a bir tazimdir. Risale-i Nur’da zikredilecek olan hikmetlerin tamamı, bu ayetin temelinde işaret ettiği hakikatlerdir.
Birinci Nükte: Ramazan Orucunun Makamı ve Küllî Hikmetleri
Birinci Nükte:
Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeair-i İslâmiyenin a’zamlarındandır.
İslam’ın beş temel esası olan kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac ve zekât içinde mühim bir rükündür. Din-i İslam bu beş temel direk üzerinde durmaktadır ve bunlardan biri de Ramazan orucudur. Buradan bu ibadetin ne kadar mühim olduğu anlaşılmalıdır; zira İslam demek, bir cihette Ramazan demektir.
Aynı zamanda bu oruç, Şeair-i İslamiyenin azamlarındandır. Kur’an’ın nüzul ettiği bir ay olması hasebiyle; nasıl ki bir sultan tahta çıktığında o güne mahsus “cülus-u hümayun” merasimleri yapılırsa, Kur’an’ın nüzul ayı olan Ramazan’da da Kur’an’a tazimen o aya hürmet edilir.
Ramazan-ı Şerif’teki orucun hikmetleri beş ana merkezde toplanır:
- Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine,
- İnsanın hayat-ı içtimaiyesine,
- Hayat-ı şahsiyesine,
- Nefsinin terbiyesine,
- Niam-ı ilahiyenin şükrüne
bakan pek çok hikmeti vardır.
Rububiyet-i İlahiye Noktasında Orucun Hikmeti
Cenab-ı Hakk’ın rububiyeti noktasındaki hikmet, orucun “şeair” olması cihetiyle İslam âlemini toplum olarak nasıl bir terbiye dairesine aldığını beyan eder. Allahü Teâlâ, İslam âleminin Sultanı ve Rabbidir; Ramazan’da bu milleti muazzam bir terbiye dairesine alır.
Şöyle ki:
Cenab-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halk etmiş ve bütün enva-ı nimeti o sofrada
مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ
“Hiç ummadığı bir tarzda.”
dizmiştir. Bu vaziyetle Allah, kemal-i rububiyetini; rahmaniyet ve rahimiyetini izhar eder.
Tekvin (yaratılış) cihetiyle bakıldığında rububiyet; her şeyi yavaş yavaş kemale ulaştırmak ve terbiye etmektir. Bu da o mahlukun ihtiyaçlarını vermek (Rahman ismiyle) ve manileri defetmekle (Rahim ismiyle) mümkündür.
Cenab-ı Hakk’ın şu rububiyetine bakınız ki; bütün yeryüzünü bir nimet sofrası hâline getirmiştir.
Toprak, adeta üzerine bütün nimetlerin serildiği mucizevî bir sofradır. Rızıklar o sofranın içinden çıkar. Cenab-ı Hak, enva-ı nimeti o sofraya umulmadık bir tarzda sermiş ve insanın şerefine verdiği bu ziyafete bütün zihayatı davet etmiştir. Bütün hayvanat da bu sofranın misafiridir; lakin tabir caizse ziyafetin şeref konuğu insandır. Cenab-ı Hak, insan üzerinden bütün canlılara bu küllî ziyafeti tertip ederek Rububiyetini, Rahmaniyetini ve Rahimiyetini ilan etmektedir.
Gaflet Perdesi ve Esbab
Böylesine azametli bir tecelliye karşı mukabele etmek icap ederken, insanlar gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde (sebepler dairesinde) bu hakikati tam görememektedir. Allah’ı unutup işi sebeplere vermektedirler. Bir Rabb-i Rahîm’in bu sofrayı serip bizi ikramına davet ettiğini derk edememektedirler. Zahiri mülk sahiplerine veya sebeplere tesir verildiği için hakikî manzara gizlenmektedir.
“Eğer sebepler olmasaydı, kimse şüpheye düşmezdi.”
sırrınca; yemeği verene, ağaca, bahçe sahibine yahut kendi çalışmasına takılıp kalan insan, asıl Rezzak’ı görememektedir.
Halbuki bütün bu sebeplerin fevkinde bir Rahman-ı Rahîm vardır ki; küre-i arzı teshir etmiş, baharı göndermiş, yağmuru indirmiş ve yeryüzünü bir ziyafet-i amme (umumî ziyafet) hâline getirmiştir. İnsanı hem burada beslemekte hem de buradan ebedî bir saadet diyarına davet etmektedir. Gaflet ve tabiatperestlik ise bu ulvî manzarayı görünmez kılmaktadır.
Muntazam Bir Ordu: Ramazan-ı Şerif
Ramazan-ı Şerif’te ise ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Bu özel hâl, aslında insanın bütün zamanlardaki hakikî vaziyetini temsili bir surette ona gösterir.
- Emirber Neferlik: Âlem-i İslam, Sultan-ı Ezelî’nin ziyafetine davet edilmiş bir ordu gibi, akşama yakın “Buyurunuz” emrini beklercesine bir tavr-ı ubudiyetkârâne gösterir.
- İzin Dairesi: Askeriyede kumandanın izni beklenmeden yemek yenmediği gibi, Müslümanlar da Rabbimizin iznini beklerler. Bu hâl, bizim O’nun mutî askerleri ve emirber neferleri olduğumuzu gösterir. Emrederse yeriz; nehyederse yemeyiz.
- Ziyafete Mukabele: Bu hâl bize şunu ihtar eder: Biz yalnız Ramazan’da değil, her zaman Rabb-i Zülcelâl’in ziyafetindeyiz. O’nun emriyle hareket eder, O’nun rızkıyla besleniriz.
İşte Ramazan haricinde unutulan bu hakikat, Ramazan’daki o intizamlı bekleyiş ve ubudiyet tavrıyla yeniden hatırlanır. Böylece Müslümanlar, Allah’ın küllî rububiyetine karşı küllî bir ubudiyetle mukabelede bulunmuş olurlar.
Fakat şu küllî rububiyete karşı, beşerin de bir tavr-ı ubudiyetle mukabele etmesi lazım gelir. Zira İslamiyet’in nüzul sebebi ve ibadetlerin hikmeti budur: O azametli rububiyete mahsus, hususî ve küllî bir ubudiyet sunmak. Ramazan ayında âlem-i İslam’ın birden muntazam bir ordu hâline gelmesi, Cenab-ı Hakk’ın kâinattaki küllî rububiyetine karşı yapılan umumî bir mukabele hâletidir.
Nevruz ve Mehrecan Misali
Bu hakikatin daha iyi anlaşılması için bir misal verelim: Müşrikler ve Mecusiler, Nevruz ve Mehrecan bayramlarını kutlarlar.
- Nevruz: Baharın ilk günleridir; âlemin canlandığı vakittir. Mecusiler, güneşi nimetlerinin sahibi ve sebebi bildikleri için, baharın gelişiyle ona minnettarlıklarını umumî bir bayramla gösterirler. Bu, güneşin bütün sene boyunca vereceği nimetlere karşı kendilerince bir şükür takdimidir.
- Mehrecan: Güz vaktidir; güneşin tesirinin azaldığı, âlemin bir nevi ölüme ve vedaya hazırlandığı zamandır.
İşte bu batıl kıyasla anla ki; Ramazan-ı Şerif, Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine karşı bizim bir nevi “Nevruz”umuz hükmündedir. Yani Allah’ın bütün zamanlarda ve bütün âlemde tecelli eden rububiyetine karşı, âlem-i İslam kadar geniş bir çerçevede gösterilen küllî bir mukabeledir.
Şeair Cihetiyle Küllî Mukabele
Bu birinci hikmet, orucun şeair cihetini anlatır. Ferdî olarak tutulan bir oruçta insanın kendi aczini ve fakrını bilip şükretmesi ayrıdır; fakat Ramazan’da bütün âlem-i İslam’ın birden aynı hâle bürünmesi bambaşkadır. Bu, ferdî bir ibadet değil; toplumsal ve küllî bir ubudiyettir.
- Rububiyete Karşı İntizam: Allah’ın rububiyeti şefkatli, haşmetli ve külliyetlidir. Tek bir şahsın ferdî ibadeti, bu azametli rububiyete tam bir mukabele teşkil edemez.
- Azametli Bir Cevap: Rububiyetin vüs’atine karşı; ancak âlem-i İslam’ın tamamının iştirak ettiği vüs’atli, azametli ve intizamlı bir ubudiyet cevap olabilir.
- İzin Bekleyişi: Akşam vakti iftar sofrasında, o Kur’an’ın nüzulüne tazimen bekleyen milyonlarca Müslüman, bir ordu gibi emir beklemektedir. Bu hâl, o şefkatli Rahmaniyete karşı gösterilen en muazzam kulluk tavrıdır.
İştirak Etmeyenlerin Vaziyeti
Bu şeairden uzak duran ve Ramazan’ın hürmetini kıran insan, ne kadar büyük bir cinayet işlediğini fark etmelidir. Bu, sadece şahsî bir borcu ödememek değildir; Sultan-ı Ezelî’nin umumî davetine icabet etmemek, o küllî şeref ve kerametten mahrum kalmaktır.
Acaba böyle ulvî bir ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, “insan” ismine layık mıdırlar?
Sultan-ı Ezelî’nin ziyafetine icabet etmeyen, o muazzam orduya nefer olmayı reddedenlerin hâli; insanlık şerefinden ne derece uzak düştüklerini göstermektedir.
Orucu tutmayan, özrü olmadığı hâlde alenî şekilde yiyip içenlerin vaziyeti bu noktada son derece vahimdir. Sokaklarda Ramazan olup olmadığı belli değildir; bir yanda sigara içenler, diğer yanda açık lokantalar… “Herkes kendi hâlinde tutsun, tutmayan da ortada yesin” mantığı İslam’ın ruhuna aykırıdır. Çünkü bu ibadet şeairdendir. Allah’ın küllî rububiyetine karşı toplum olarak yapılan küllî bir mukabeledir. Bu sebeple o aya tazim edilmesi farzdır. Özrü olan dahi, ayın hürmetini kıracak ve mahiyetini bozacak şekilde alenî yiyip içemez.
Şeairin Tazimi ve Sünnet-i Kifaye
Ramazan’ın tazimi sadece oruçla değil, gecelerin ihyasıyla da olur. Teravih namazının camilerde, toplu hâlde kılınması bu cihetle son derece mühimdir.
- Sünnet-i Kifaye: Bir memleket ahalisinin camilerde toplanıp teravihi cemaatle kılması sünnet-i kifaye Şeairden olduğu için bir nevi farz-ı kifaye hükmündedir; zira şahsî farzlardan daha öncelikli bir konuma sahiptir.
- Mesuliyet: Eğer bir memlekette camiler terk edilir, herkes evinde münferit kılarsa; o memleket ahalisi Ramazan’ın tazimine riayet etmedikleri için mesul olurlar.
Kur’an-ı Kerim bu tazimi şöyle emreder:
وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللّٰهِ فَاِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ
“Her kim Allah’ın şeairini tazim ederse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır.” (Hac, 32)
لَا تُحِلُّوا شَعَائِرَ اللّٰهِ
“Allah’ın şeairine hürmetsizlik etmeyin; onların hürmetini helal saymayın.” (Maide, 2)
Netice itibarıyla; madem ki Allah bu âlemde umumî bir ziyafet tertip etmiştir, bu rububiyete karşı ancak Ramazan’daki gibi küllî ve toplu bir ubudiyetle mukabele edilebilir. Cemaatle kılınan namaz da bu Rahmaniyete bir mukabeledir; ancak Ramazan’daki hâl, bu mukabelenin en azametli ve en umumî suretidir.
İkinci Nükte: Nimetlerin Şükrü ve Tazim Âdabı
Ramazan-ı Mübarek’in orucu, Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle de pek çok hikmeti ihtiva eder. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da Ramazan’ın ismine ve vasfına dahi tazimle yaklaşmaktır.
- Tazim Lisanı: Üstadın metinde “Ramazan-ı Şerif” veya “Ramazan-ı Mübarek” tabirlerini kullanması, bu aya duyulan hürmetin bir nişanesidir. Sadece “Ramazan” demek haram değildir; ancak bu şeairi ne kadar tazimle anarsak, o nispette sevap ve takva kazanılır.
- İstihzadan Sakınmak: Bazı kimselerin orucun meşakkatini alaya alması; “Yine Ramazan geldi” gibi bıkkınlık emaresi gösteren sözlerle istihzada bulunması caiz değildir. Bu gibi hâller Ramazan’ın hürmetini kırar ve tazim ruhuna münafidir.
Ramazan ayı bir eğlence yahut espri konusu değildir; kalbî bir ürperti ve azamî bir hürmetle karşılanacak bir zamandır. Atalarımızdan intikal eden o ciddi ve vakur tavrı muhafaza etmek, bu büyük ibadetin şanındandır.
Büyüklerimizden gördüğümüz o vakur tavır ne kadar latiftir: Yazın en sıcak günlerinde, takatin tükendiği anlarda bile ibadetten şikâyet etmez; “Mübarek bugün bizi biraz yordu” derlerdi. Bu ifade, çekilen meşakkati şikâyetle değil; o nimetin ağırlığına ve kadrine duyulan bir memnuniyetle karşılamaktır.
Ramazan geldiğinde sevinmek, gittiğinde mahzun olmak ehl-i imanın şiarıdır. Bu neşeyi evlatlarımıza da sirayet ettirmeli; ikramlarla ve hediyelerle onlara bu mübarek ayı sevdirmeliyiz.
İkinci Nükte: Nimetlerin Şükrü ve “Tablacı” Hakikati
Ramazan-ı Mübarek’in orucu, Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle fevkalade ehemmiyetlidir. Zira şükür, hem yaratılış gayemiz hem de en temel vazifemizdir. Allahü Teâlâ bizleri bu aslî vazifeye ulaştırmak için Ramazan orucunu emretmiştir. Çünkü oruç olmazsa, gaflet perdesi altında şükür tam manasıyla ifa edilemez.
Bu hakikati Birinci Söz’deki meşhur misalle fehmedelim:
Bir padişahın mutfağından, bir “tablacı” (hizmetkâr) vasıtasıyla kıymettar taamlar gönderilse; o tablacı, üzerine aldığı sinideki nimetleri getirip teslim ettiğinde bir fiyat ister. O hizmetkâr fakir bir adamdır; ona verilen küçük bir bahşiş, onun hizmetinin karşılığıdır. Lâkin o kıymettar hediyenin sahibi o değildir.
Bu misalde olduğu gibi:
- Tablacı: Rızkımıza vesile olan bakkal, çiftçi, bahçe sahibi veya o nimeti bize uzatan eldir. Onlara verdiğimiz para yahut teşekkür, yalnızca bir “tablacı bahşişi” hükmündedir; o nimetin hakikî fiyatı değildir.
- Hakikî Malik: Nimetin gerçek sahibi ise ancak Padişah-ı Ezelî olan Cenab-ı Hak’tır.
- Nihayetsiz Belâhet: Eğer bir insan, padişahın hazinesinden gelen paha biçilmez hediyeleri getiren fakir hizmetkârın ayağını öpüp, asıl gönderen padişahı tanımazsa; bu nihayetsiz bir ahmaklıktır.
Şükrün Esası ve Üç Şartı
Nazarımızı tablacıdan, yani sebeplerden, hemen çekip o nimeti asıl gönderen Mün’im-i Hakikî’ye çevirmemiz gerekir. Şükrün hakikati de budur. Bu şükür üç temel rükünle eda edilir:
- Bismillah: Başta Allah’ın adıyla almak; nimetin O’na ait olduğunu ilan etmektir.
- Elhamdülillah: Sonunda Allah’a hamdetmek; nimetin sahibini tanımaktır.
- Mün’im-i Hakikî’yi Tanımak: Aradaki vesilelere takılıp kalmayıp, o nimetin doğrudan doğruya bir İhsan-ı İlâhî olduğunu kalben derk etmektir.
Gaflet anında insan, Allah’ı unutup sebeplere minnettar olduğunda; hem o kıymettar nimetleri kıymetsiz zanneder hem de nimeti vereni tanımamak gibi çirkin bir hâle düşer. Rabb-i Zülcelâl o nimeti bize ikram ederken, bizim gidip tablacıya (sebeplere) teslim olmamız; insanın kendi mahiyetinden utanmasını gerektiren bir sukuttur.
Nimetin kadrini tam idrak edemeyen kimse, onu “tablacı” hükmündeki sebeplere verir. Halbuki o nimetler, tablacının sahibi olamayacağı kadar kıymetli ve sanatlıdır. Eğer insan o nimeti değersiz zannedip aradaki vasıtalara minnettar olursa, asıl büyük nimeti; yani Rabb-ül Zülcelal’in iltifatını görmemiş olur. En büyük nimet, o rızkın doğrudan doğruya Allah tarafından size bir iltifat olarak gönderilmesidir.
Şükrün Hakiki Fiyatı: Zikir, Fikir, Şükür
Cenab-ı Hak, yeryüzünü hadsiz nimetlerle donatmış ve nev-i beşere neşretmiştir. Buna mukabil, o nimetlerin fiyatı olarak bizden şükür istemektedir. Allah’ın –haşa– bir şeye ihtiyacı yoktur ki mülkünü ziyadeleştirelim. O’nun istediği fiyat; emaneti bozmamak, mülkü başkasına nispet etmemek ve nimeti doğrudan O’ndan bilmektir. Bu fiyat üç kelimeyle hulasalaştırılır:
- Zikir: Başta “Bismillah” diyerek nimeti Allah adına almak.
- Fikir: O nimetin üzerindeki mucizevî sanatı ve rahmet tecellisini görüp tefekkür etmek.
- Şükür: Sonunda “Elhamdülillah” diyerek minnettarlığı sadece Mün’im-i Hakikî’ye
Zikir tefekküre ulaştırır; şükür ise zaten tefekkürün bir neticesidir. Zahiri sebepler ve o nimeti size ulaştıran sahipler (ağaç, bahar veya bir şahıs) sadece birer tablacıdır. Sahib-ül yed (elinde bulunduran), her zaman sahib-ül mülk (mülkün gerçek sahibi) demek değildir. Biz o tablacılara bazen layık olmadıkları kadar fazla hürmet ve teşekkür gösteriyoruz. Halbuki Mün’im-i Hakikî, sadece o nimet vasıtasıyla dahi, aradaki vasıtalardan hadsiz derece daha fazla şükre ve hamde layıktır.
Şükr-ü Manevî: Şükrün Hakikî Manası
Peki, Cenab-ı Hakk’a teşekkür etmek ve şükrün o derin manasına ulaşmak nasıl olur? Burayı fevkalade dikkatle not etmek icap eder; zira bu, şükr-ü manevîdir:
“Ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere karşı kendi ihtiyacını tam hissetmekle olur.”
Bu üç rükün, kalbî bir şükrün esasıdır:
- Doğrudan O’ndan Bilmek: Sebepleri perde yapıp Allah’ı unutmamak.
- Kıymetini Takdir Etmek: Nimetin basit bir madde değil, bir iltifat-ı İlâhî olduğunu anlamak.
- İhtiyacını Hissetmek: Fakrını ve o nimete ne kadar muhtaç olduğunu idrak etmek.
Şükr-ü Manevî: Kalbî Şükrün Şartları
Şükür, sadece dilde gezen bir “çok şükür” lafzından ibaret değildir. Eğer bir lafız, arkasında şu manevî hakikatleri taşımıyorsa hakikî şükür sayılmaz. Üstadın şükr-ü manevî olarak tavsif ettiği bu hâlin temel rükünleri şunlardır:
1. Nimeti Doğrudan Doğruya Allah’tan Bilmek
Şükrün ilk ve en mühim şartı; nimeti aradaki vasıtalara ve sebeplere pay etmeden, doğrudan doğruya Rabb-ül Zülcelal’e nispet etmektir.
“Nimet nihayetinde Allah’ındır ama bu adam da getirip bana vermeseydi alamazdım” tarzındaki bir düşünce şükür değildir. Bu, mülkte sebeplere hisse vermektir ve Allah’ı –haşa– sebeplere ortak etmektir.
- Hakikat: Bir elma size birinin eliyle gelmişse, o nimet ezelde takdir edilmiş; bütün âlem ona göre şekillendirilmiş ve o “tablacının” kalbine ihsan arzusu konularak size gönderilmiştir. O adamın ensesinde, onu cebredip size getiren İlâhî bir kudret vardır. Sebebi asla Allah’ın yanına koymamalı; nimeti “doğrudan doğruya” O’ndan bilmelisiniz.
2. Nimetin Kıymetini Takdir Etmek
Nimeti basit, âdi ve değersiz bir madde gibi görmek şükre manidir. Her bir nimetin, Ehad ve Samed olan Cenab-ı Hakk’ın bir mucize-i sanatı ve bir hediye-i rahmeti olduğunu derk etmek lazımdır.
- Sanat Cihetiyle: Küçük bir eser, dünyaca ünlü bir sanatkâra nispet edildiğinde kıymeti milyonlara çıkar. Bir rızık da, bütün kâinat tezgâhından süzülüp gelen bir sanat mucizesi olarak görüldüğünde hakikî kıymeti anlaşılır.
- Rahmet Cihetiyle: Nimetteki kıymet, Allah’a olan nispetiyle bilinir. En küçük bir ekmek parçası dahi, Mahbub-u Hakikî’nin bir hediyesi olduğu için aşka layık bir suret taşır. Eğer nimetin kimden geldiğini bilirseniz; kebap ile ekmek arasındaki zahirî fark ortadan kalkar. Her ikisinde de ezelden ebede hamde layık birer iltifat görürsünüz.
Şükrün İki Büyük Kanadı
Nimetin kıymetini bilmek, ona iki cihetten bakmayı gerektirir:
- Mucize-i Sanat: O nimetin yaratılışındaki harikalık ve bütün kâinatla olan irtibatı.
- Hediye-i Rahmet: O nimetin doğrudan doğruya bir şefkat ve iltifat nişanesi olması.
Sadece büyük nimetlere şükredip, küçük görünenleri basite almak şükür değildir. Hakikî şükür; her nimette Allah’ın mührünü ve rahmetinin imzasını görebilmektir.
Şükrün Esâsı: Muhabbet ve Marifet
Nimetin kıymetini takdir etmek, onun kimden geldiğine bakmakla mümkündür. Mecnun’un, Leyla’sının köyünden geçen bir köpeği gördüğünde ona hayranlıkla dalıp gitmesi gibi; mümin de nimetin kendisine değil, o nimetin işaret ettiği “Zât”a bakmalıdır. O köpek, Leyla’yı hatırlattığı için kıymetlidir. İşte Cenab-ı Hak’tan gelen; Rahman ve Rahîm’in hediyesi olan nimetler de bizlere Rabb-i Zülcelal’i hatırlattığı ve O’nun iltifatı olduğu için ezelden ebede hamde layıktır.
- İnsan ve Hayvan Arasındaki Fark: Ehl-i dünyanın rızıklara gösterdiği iştah ve minnettarlık hakikî şükür değildir; o, nimeti sadece midevî bir lezzet olarak seven “hayvanî” bir histir. İnsan olan ise nimetteki sanat-ı İlâhiyeye ve rahmet-i Rabbaniyedeki iltifata nazar eder.
Şükr-ü Manevînin Üçüncü Şartı: İhtiyacı Hissetmek
Şükr-ü manevînin üçüncü rüknü, nimetlere karşı kendi ihtiyacını hissetmek; yani acz ve fakrını derk etmektir.
“Ben ne kadar muhtacım, ne kadar acizim… Şu bir yudum su, şu bir parça kuru ekmek olmasa ben bittim, perişanım. Rabbim ise ne kadar Kerimdir ki bunları daima bana gönderiyor.”
İşte bu tefekkür, kulu hakikî şükre ulaştırır.
Şükr-ü Manevînin Hülasası
- Nimeti doğrudan doğruya Allah’tan bilmek.
- Nimetin kıymetini takdir etmek (Allah’ın hediyesi olduğunu bilmek).
- Nimete olan ihtiyacını tam hissetmek.

Ramazan Orucu: Azametli Bir Şükür Anahtarı
Ramazan-ı Şerif’teki oruç; hakikî, halis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Sair vakitlerde, özellikle zengin ve tok olanlar “hakikî açlığı” hissedemedikleri için nimetlerin kıymetini derk edemezler. Gördükleri çeşit çeşit yemekler karşısında hissettikleri şey, midenin yalan söylediği bir “yalancı iştah”tır.
- En İyi Katık Açlıktır: Kuru bir parça ekmek, tok olan bir zengin için ehemmiyetsiz görünebilir. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir müminin nazarında dünyanın en kıymetli nimet-i İlâhiyesi hâline gelir.
- Kuvve-i Zâikanın Şehadeti: Bu hakikate sadece akıl değil; dildeki tatma duyusu olan kuvve-i zâika dahi bizzat şehadet eder. O tatma gücü lisan-ı hâliyle der ki: “Bu ne kadar tatlı ve kıymetliymiş; ben buna ne kadar muhtaçmışım!”
İşte Ramazan-ı Şerif’te padişahtan en fukaraya kadar herkes, nimetin kıymetini bizzat nefsinde hissederek bir şükr-ü maneviyeye mazhar olur. Bu öyle bir şükürdür ki; bütün âlem-i İslam aynı anda iştirak ettiği için azametli ve umumî bir mahiyet arz eder.
Şükrü Tamamlayan Sır: Nimeti Doğrudan Allah’tan Bilmek
Şükr-ü manevînin ilk iki şartı olan “nimetin kıymetini takdir etmek” ve “ona duyulan ihtiyacı hissetmek” hakikatlerini oruçta bizzat yaşıyoruz. Peki, üçüncü ve en temel şart olan nimetin doğrudan doğruya Allah’tan geldiğini bilmek hakikati oruçta nasıl vücut bulur?
Gündüz vakti en helal rızıklardan bile men edildiğimizde, nefsimiz şu gerçeği idrak eder:
“Bu nimetler benim mülküm değil. Ben bunları tenavül etmekte hür değilim. İstediğim gibi hareket edemem. Demek ki bunlar başkasının malıdır ve O’nun in’amıdır.”
İşte mümin, iftar vaktinde Rabbinden “Buyurunuz” emrini bekleyerek o rızkın sahibinin Allah olduğunu derk eder. Bu bekleyişle gafletten kurtulur ve anlar ki rızık, kendi iktidarıyla değil; Rabb-i Rahîm’in izni ve kudretiyle ona ulaşmaktadır.
Nimeti Nimet Bilmek
Üstadın ifadesiyle mümin, bu hâletle “nimeti nimet bilir.” Bu ifade, o rızkın kendisine biri tarafından ihsan edildiğini şuurla kavramak demektir.
- Karunvârî Mantık: “Ben bunu kendi ilmimle, çalışarak kazandım” diyen adam nimeti nimet bilemez; o, rızkı kendi mülkü zanneder.
- Hakikî Şükür: “Nimet” dediğin anda, o rızkın bir in’am olduğunu kabul etmiş olursun. Oruç, insana mülk sahibi olmadığını hissettirerek her bir lokmanın ezelden gelen bir iltifat olduğunu hatırlatır ve kalbi şükr-ü manevîye açar.
Şükr-ü Örfî (Amelî Şükür)
Şükrün bir de “şükr-ü örfî”, yani amelî ciheti vardır. Bu; kulun kendisine verilen her bir cihazı ve nimeti, yaratılış gayesine uygun olarak kullanmasıdır.
- Gözün Şükrü: Tefekkürde kullanmak ve haramdan sakınmaktır.
- Dilin Şükrü: Zikr-i İlâhî, hakkı tebliğ ve yalandan kaçınmaktır.
Sadece dille “Elhamdülillah” demek kâfi gelmez; her uzvun fıtratına uygun bir amelî şükrü vardır. İşte oruç, insanın bütün azalarını bu disipline sokarak onu hakikî vazife-i insaniye olan şükre hazırlar.
Zahiren Mahrumiyet, Hakikatte İstifade
Oruçta zahiren nimetlerden bir müddet el çekiyoruz. Halbuki şeriatın esası nimetlerden istifade etmektir;
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
“Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin ve eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız Allah’a şükredin.” (Bakara, 172)
Ancak oruçtaki bu muvakkat mahrumiyet, vazifesi itibarıyla müspet bir netice verir. Nimetten istifadeyi bir süreliğine durdurur ki insan o nimetin kadrini anlasın ve şükrü tam manasıyla ifa edebilsin. Böylece oruç, pek çok cihetle şükrün anahtarı hükmüne geçer.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Elhamdülillahi Rabbil Âlemin.














