(Ramazan’ın Hikmetleri 3. Ve 4. Nükte – Ramazan Risalesi 2. Ders)
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْاَبْدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْاَبْصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
Ramazan Risalesi’nde orucun hikmetlerinden üçüncüsündeyiz.
Daha evvel zikredilen birinci ve ikinci hikmetleri hatırlayacak olursak:
Birinci hikmet; Ramazan-ı Şerif’te tutulan oruç, Cenab-ı Hakk’ın küllî rububiyetine karşı âlem-i İslâm’ın geniş ve küllî bir ubudiyetle mukabele etmesidir.
İkinci hikmet ise Ramazan orucunun, Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihettir. Bu oruç, şükr-ü manevîye bir vasıta olur ve o şükrü yaptırır.
Zira şükr-ü manevî; nimetlerin doğrudan doğruya Mün’im-i Hakikî olan Cenab-ı Hak’tan geldiğini bilmek, o nimetin kıymetini takdir etmek ve insanın o nimete olan hakikî ihtiyacını derk etmekten ibarettir.
İşte Ramazan ayında insan, Allah’ın emriyle yiyor ve iftar ediyor; gündüz vakti yemek yasak olduğu için elini nimete uzatamıyor. Bu hâl ile nefsine bildiriyor ve onu ikaz ediyor ki:
“Bu nimetlerin maliki sen değilsin; hiç kimse de değildir. Bunlar doğrudan doğruya Allahu Teâlâ’dan geliyor.”
Hem Ramazan’daki o oruç ve açlık vasıtasıyla insan, mecazî değil hakikî açlığı hisseder. Bu his ile nimetin hem kıymetini hem ona olan ihtiyacını, kendi acz ve fakrını anlayarak şükr-ü manevîyi ifa eder.
Üçüncü Nükte
Ramazan orucunun hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle, yani insanların toplum hayatına dair pek çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur:
İkinci Nükte’de bahsedilen şükür bir derece şahsî hayata bakarken, bu nükte doğrudan doğruya içtimaî hayatı izah etmektedir. İnsanlar maişet cihetinden muhtelif bir surette halk edilmişlerdir. Bu durum Allahu Teâlâ’nın bir kanunudur; hikmet ve rahmet-i ilâhiye böyle iktiza eder. Cenab-ı Hak, âlemin intizamını temin etmek için bir taifeyi fakir, bir taifeyi ise zengin suretinde yaratmıştır. Fakat bu farklılığın yanında, intizamın devamı için aralarında yardımlaşmayı emretmiştir.
Erzurum tarafında darbımesel olmuş bir söz vardır:
“Sen ağa, ben ağa; ineği kim sağa?”
Şayet herkes ağa olsa, kimse hizmet etmez ve inek sağmazdı. İşte bu hakikati Kur’ân-ı Kerîm şu ayet-i kerime ile beyan eder:
اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَع۪يشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّاۜ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
“Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini (geçimlerini) aralarında Biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri (hizmet ettirmeleri) için kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”
(Zuhruf Suresi, 32)
Demek ki bazısının maişetinin geniş, bazısının dar olması; birinin ağa, diğerinin hizmetçi veya işçi olması bir kast ve ilahî takdir iledir. Ta ki bir taife diğer taifeyi işçi olarak çalıştırsın, insanlar birbirine hizmet etsin ve böylece dünya nizamı tesis edilsin. Rabb’in rahmeti ise onların dünyalık olarak topladığı her şeyden daha hayırlıdır.
Mal ve mülk bu dünyada yalnızca nizam içindir. Cenab-ı Hakk’ın birine fazla, diğerine az vermesi; fazla verdiği kimseden razı olduğu, az verdiği kimseye ise -hâşâ- ihanet ettiği yahut ondan razı olmadığı anlamına gelmez.
İnsanlarda bu noktada yanlış bir algı vardır: Parası pulu yerinde olan, işi rast giden kimse için, “Demek ki Allah’ın sevgili kulu ki bol veriyor.” denilir. Maişeti dar olunca da, “Allah bana rahmet etmiyor, her işimi ters getiriyor; bir bozukluk mu var?” diye zannedilir.
Hâlbuki hakikat böyle değildir. Bu taksimat tamamen bir hikmete binaendir. Rabbi Zülcelâl bunu, kâinatın nizamı devam etsin diye yapmıştır. İşte insanlar maişet cihetinden muhtelif surette halk edilmişlerdir.
Bu “halk edilmişlerdir” tabiri çok mühimdir; zira bu bir yaratılış kanunudur. Bir adamın maişetinin darlığı onun tembelliğinden, ahmaklığından, işi becerememesinden, kötülüğünden yahut uğursuzluğundan değildir. Bunlar doğrudan doğruya halk işidir. Aynı şekilde, diğerinin zenginliği de onun çok makbul bir kul olmasından kaynaklanmaz.
Bu taksimatın hikmeti, zenginlerin fakirlerin hâllerini anlaması ve aralarında hakikî bir bağın kurulmasıdır. Bu bağın tesisi ise ancak ilâhî emirlerin tatbikiyle mümkündür.
Zenginin fakire yardım etmesi, şahsî bir lütuf değil; bizzat Allah’ın emridir. Bu emir, fakirin zengine karşı minnet altında kalmaması içindir. Bu mesele, devletin vergi alıp dağıtması gibi soğuk bir prosedürle de tam mânasıyla hallolmaz. Zira zengin, devletin kendisinden aldığı malı sırf bir emanet gibi görmemeli; o malın içinde fakirin hakkı bulunduğunu idrak ederek onu doğrudan fakire ulaştırmalıdır.
Sosyal dengenin bir tarafında zekâtın emredilmesi, diğer tarafında ise faizin kesin olarak yasaklanması vardır. Bugün faiz, zenginin fakiri sömürmek için kullandığı zalimane bir alettir ve mutlaka kaldırılmalıdır. “Faiz kalkarsa şu zarar olur, bu zarar olur.” diyenlerin bahsettiği zarar, sadece zenginlerin cüz’î ve nisbî bir kaybıdır. Hâlbuki faizin varlığı, fakirin üzerinde tahammül edilemez, ağır ve hakikî bir yüktür.
Faiz yasaklanıp zekât, sadaka ve karz-ı hasen gibi müesseseler işletildiğinde; zengin fakirin duasını kazanır, fakir de zengine hürmet eder. Fakir:
“Bakın, zengin kazanıyor ama zekâtını da veriyor; o kazandıkça bize de hayrı geliyor.”
diyerek onun için dua eder. Zengin de fakire zulmetmek yerine şefkat gösterir. İşte hakikî içtimaî sulh budur.
Kur’ân-ı Kerîm’in:
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcarlar.”
(Bakara Suresi, 3)
ayet-i kerimesine bu pencereden bakıldığında, zaman geçtikçe Kur’ân’ın ihtiyarlamadığı; bilakis gençleştiği görülür. Beşeriyet, bütün dünyada inkılap yapacak olan bu ilâhî hükmün ne kadar hak olduğunu eninde sonunda anlayacak ve ona teslim olacaktır. İstikbal, bu ayetin mucizevî hakikatini tam olarak gösterecektir.
Nasıl ki zekât emri ve faiz yasağı içtimaî hayatta sulhu temin ediyorsa, Ramazan orucu da -ve genel mânada mutlak oruç da- buna hizmet eder. Cenab-ı Hak, bu hikmete binaen zenginleri fukaranın muavenetine davet etmektedir.
Dikkat edilmesi gereken son derece önemli olan bir husus şudur ki; Allahu Teala -hâşâ- kendisi için yardım istemiyor. Zira Rezzâk olan O’dur. Fakirin rızkını, zenginin malının içine bir imtihan vesilesi olarak koymuştur. Kâfirlere ait olan:
“Allah isteseydi onları doyururdu; O’nun doyurmadığını biz mi doyuracağız?”
şeklindeki batıl mantığı reddederek, zengini yardıma çağırır. Nitekim bu söz, Kur’ân’da şöyle nakledilir:
اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُ
(Yâsîn Suresi, 47)
Ta ki aralarında kavga değil, sulh olsun.
Zenginler, fukaranın acınacak hâllerini ve elem veren açlıklarını ancak oruçtaki açlık ile tam olarak hissedebilirler. Bu his; tokluk üzerine kurulu sun’î iştahlarla yahut yalancı açlıklarla elde edilemez. Günümüzde insanlar, çoğu zaman alışkanlık gereği yemek yedikleri için hakikî açlığın ne olduğunu bilmezler.
Fukaranın şefkate muhtaç, ızdırap veren o acı hâllerini bizzat yaşayarak anlamak ise ancak oruçtaki o hakikî açlık hissi ile mümkündür.
Eğer oruç ibadeti olmazsa, nefsine düşkün ve yalnızca kendini düşünen öyle nefisperest zenginler bulunabilir ki; açlığın ve fakirliğin ne kadar elim bir dert olduğunu, fakirlerin şefkate ne derece muhtaç bulunduğunu asla idrak edemezler.
Bu cihetle bakıldığında, insanın kendi hemcinsine karşı beslediği şefkat, hakikî şükrün en mühim esasıdır. Zira açlık vasıtasıyla hemcinsinin hâlini anlayan fert ona şefkat eder; bu şefkat ise onu şükr-ü hakikîye ulaştırır.
Peki, hemcinsine şefkat etmek nasıl olur da şükrün esası sayılır?
Şöyle ki: Hangi fert olursa olsun, dünyada kendisinden bir cihette daha fakir olanı mutlaka bulabilir. İşte o daha fakir olana karşı şefkat göstermekle mükelleftir.
Sabır ve şükür meselelerini birbirinden ayrı düşünmemek icap eder. Herkes hem sabır hem de şükürle mükelleftir. Zira bu dünyada her nimetin içinde bir meşakkat, her musibetin içinde de bir nimet ciheti vardır. Elindeki nimetin içindeki küçük bir zahmetten dolayı şikâyet eden sabırsız adam, asla hakikî mânada şükredemez. Onu tatmin etmek de mümkün değildir; zira beş çeşit yemeği olsa, neden on beş çeşit değil diye feveran eder.
Şükr-ü hakikînin esası şudur: İnsan, nimette kendisinden daha aşağıda olanı; musibette ise kendisinden daha ağır durumda bulunanı görüp düşünmelidir. Bunu yapıp hemcinsine şefkat edince, içinde bulunduğu sabır hâli dahi bir şükre inkılap eder.
Bu noktada mühim bir incelik vardır: Eğer orucun hikmeti sadece fakire şefkat etmek olsaydı, “Zaten aç olan fakirlerin oruç tutmasına ne lüzum var?” gibi bir itiraz gelebilirdi. Hâlbuki fakir de oruç tutmakla mükelleftir. Çünkü o da kendisinden daha aşağı bir hâlde olanı bulabilir; ona karşı şefkatle, elindekine karşı da şükürle mükelleftir.
Demek ki şefkat ve şükür, yalnızca zengine mahsus bir vazife değil; her ferdin uyması gereken ilâhî bir düsturdur.
Resûlullah (s.a.v.), kölelikten azat edilmiş ve maddî durumu son derece kısıtlı olan Bilâl-i Habeşî Hazretlerine şöyle buyurmuştur:
اَنْفِقْ يَا بِلَالُ وَلَا تَخْشَ مِنْ ذِى الْعَرْشِ اِقْلَالًا
“Ey Bilâl! İnfak et (Allah yolunda harca); Arş’ın Sahibinin azaltacağından korkma!”
Bu emir gösteriyor ki, insanın parası yoksa kuvvetiyle; o da yoksa başka bir hayırlı hasletiyle kendisinden aşağıdakine yardım etmesi mümkündür. Cenab-ı Hak -hâşâ- muhtaç olduğu için değil; kulunu imtihan etmek ve aradaki bağı kuvvetlendirmek için infakı emreder.
Sen infak ettiğinde, Arş-ı Âzam’ın Rabbi o malı eksiltmez; bilakis bereketlendirir ve artırır. Zira rızkı veren O’dur ve senin verdiğin, hakikatte O’nun malıdır.
Bir baba, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı hâlde evladını denemek için ondan bir şey istese ve evladı da cebindeki paradan gönül hoşluğuyla verse; o baba, evladının bu güzel ahlâkına mukabil onu fazlasıyla mükâfatlandırmaz mı? Elbette verir; vermezse bunu kendi keremine yakıştırmaz. Zira babanın, o çocuğun elindekine ihtiyacı yoktur.
Öyleyse Ganiyy-i Mutlak olan Allah, kullarının verdiklerine muhtaç mıdır? Hâşâ! Rızkı veren Rezzâk O’dur; kullarını ise bu rızık taksimatında sadece istihdam eder.
Zengin olan, vacip olan zekât ile mükelleftir; fakat hemcinsine şefkat hususunda herkes mükelleftir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Bilâl-i Habeşî gibi maddî imkânı son derece fakir bir zata dahi “İnfak et.” buyurmuştur.
Eğer maddî imkânın yoksa, senden daha aşağı durumda olana gücünle yardım et; gönlüne teselli ver. Fakat mutlaka bir şekilde el uzat. Sen bunu yaparken, Rabbi Zülcelâl zaten senin rızkını vermektedir. Hatta verdiğin o sadaka, hakikatte Allah’ın sana, başkasına ulaştırasın diye emanet ettiği bir rızıktır. Cenab-ı Hak, senin onu tasadduk edeceğini bildiği için o miktarı senin malının içine önceden koymuştur.
Sen onu verdiğinde ise Allah, dünyada iken -ahiretteki mükâfatı hariç- onun yerini yeniden ve fazlasıyla doldurur. Allahu Teala ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
“Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
(Sebe Suresi, 39)
Burada mühim bir tabir geçer: “Herkes kendinden bir cihette daha fakirini bulabilir.”
Yani bir insan, mutlak mânada senden daha zengin olsa dahi; başka bir hususta -meselâ sağlıkta veya maneviyatta- senden daha fakir olabilir. İşte o cihetle ona şefkat etmekle mükellefsin.
Eğer nefis, açlık vasıtasıyla terbiye edilip kendi aczini hissetmezse; şefkat yoluyla yapılması gereken yardımı ya hiç yapamaz yahut yapsa bile içinde minnet ve istignâ (karşıdakini küçük görme) barındırır. Çünkü o hâleti bizzat nefsinde yaşamamıştır.
Demek ki oruç, hemcinsine şefkatin esasıdır; bu şefkat de insanı her hâlükârda “Elhamdülillâhi alâ külli hâl” dedirten hakikî şükre ulaştırır. Neticede oruç, beşerin içtimaî hayatını tanzim eden en mühim rükünlerden biridir.
Dördüncü Nükte
Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telakki eder. Hattâ mevhum bir rububiyet ve keyfemayeşa hareketi, fıtrî olarak arzu eder.
Hatta en küçük bir gaflet anında, sanki kendi kendinin Rabbiymiş gibi mevhum bir rububiyet davasına kalkışır.
Mevhum rububiyet, insanın hakikatte malik olmadığı hâlde vehmen kendini müstakil zannetmesi; her şeye kendi gücüyle sahip olduğunu sanmasıdır.
Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Rububiyetin hakikati olan “nimetlerle kemale erdirilme” hakikatini görmezden gelir.
“Ben kendimi terbiye ediyorum; istediğim gibi hareket ediyorum; rızkımı kendim kazanıyorum.” diyerek firavunâne bir tavır takınır. Kendisini rızıklandıran, ona şefkat edip terbiye eden bir Zât-ı Zülcelâl’in varlığını ve üzerindeki tasarrufunu gaflet perdesiyle örtmeye çalışır.
Oysa o nefis, Rabb-i Kerîm’ine her an muhtaçtır. Bunu bir bilse, bütün o sahte rububiyet davası kırılıp dökülecektir. Fakat bu hakikati itiraf etmek gururuna dokunur; hayalî hükümranlığından vazgeçmek istemez. Kendini her fırsatta hür ve müstakil görmeye çalışır; hadsiz nimetlerle terbiye ve idare olunduğunu düşünmekten kaçar.
Hususan dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise; bütün bütün gasıbane (gasp edercesine), hırsızcasına nimet-i İlahiyeyi hayvan gibi yutar.
Buradaki ifadelere dikkat edilmelidir; zira çok mühim kayıtlar vardır:
Nefis, fıtratı gereği kendini serbest görmek ister. Fakat başına bir bela veya musibet geldiğinde aczini anlayarak mecburen Allah’a iltica eder. Bela ve musibetlerin hayırlı cihetlerinden biri de budur; nefsin gururunu kırar ve ona fakirliğini bildirir.
Lâkin kişinin serveti ve iktidarı yerindeyse, bu gururun kırılması zorlaşır. Eğer bu şahıs bir de gaflet içindeyse -yani mülkün hakikî sahibini unutmuşsa- İlâhî nimetlere karşı tavrı tamamen değişir:
- Ğasıbane (gasp edercesine): Gasp, hırsızlıktan farklıdır. Gasp; bir başkasının mülkünde, onun izni olmadan tasarrufta bulunmaktır. Şeriatta gasp edenin eli kesilmez; cezası, malı sahibine iade etmek ve verilen zararı telafi etmektir.
İşte gafil nefis, nimeti alırken “Bismillah” demediği, yani mülk sahibinden izin istemediği için o nimeti adeta gasp etmiş olur. Mü’min ise “Bismillah” diyerek o nimetin Allah’ın bir ikramı ve bir misafirliği olduğunu kabul eder.
Gafil adamın âleminde ağaç şuursuzdur, arı basit bir hayvandır; o ise bu şuursuz varlıklardan malı zorla ve izinsiz almaktadır.
- Hırsızcasına: Hırsızlık (sirkat), korunan bir malı gizlice almaktır. Gafil nefis, nimetin arkasındaki kudret elini görmediği ve mülk sahibini tanımadığı için; o rızkı adeta gizlice çalmış gibi bir ruh hâline bürünür.
Allah’ın mülkünde, O’nun izni olmadan ve O’nun haram kıldığı bir surette istifade etmek; adeta o mülkü çalıp çırpmaktır. Gafil adam, bu hâliyle hakikatte bütün kâinatın manevî dilencisi durumundadır.
Eğer bu manevî dilencilikten, gasp ve hırsızlık töhmetinden kurtulmak istiyorsan; Allah namına almalı, Allah namına başlamalı ve ancak O’nun izin dairesinde hareket etmelisin.
Netice itibarıyla; Bismillah ile alınmayan, İlâhî izin dairesinde tüketilmeyen her nimet, o nefis için ya bir gasp ya da bir hırsızlık hükmündedir.
Nefis, mülkün hakikî sahibine itaat etmediği müddetçe; kâinattaki rızıklara bir misafir gibi değil, bir gaspçı gibi saldırır ve onları şuursuz bir hayvan gibi yutar.
Nefsin İlâhî nimetleri “ğasıbane ve hırsızcasına bir hayvan gibi yutması” tabirindeki “yutmak” kelimesi çok derin bir mânâ taşır. Yemek ile yutmak arasında büyük bir fark vardır. Yutmak; nimeti çiğnemeden, üzerinde düşünmeden doğrudan boğaza göndermektir. Hayvanlar nimeti yutar; zira onlarda insan gibi bir akıl ve tefekkür mekanizması yoktur.
İnsanda ise dildeki lezzet duygusu ve dişler, nimeti iyice ezmek ve tadına varmak için verilmiştir. Bunun maddî hikmeti sindirim sistemiyle alakalıdır; fakat asıl manevî hikmeti şükrü artırmaktır. Nimeti ağızda çiğnemek; o nimetin üzerindeki İlâhî sanatı ve keremi tefekkür etmek ve böylece hakikî şükre ulaşmak içindir.
Gafil nefis ise nimetin kimin keremiyle geldiğini düşünmez; aklını kullanıp o sanattaki tefekkürü yapmaz ve adeta akılsız bir hayvan gibi davranır. Ayet-i kerimenin:
اُولٰئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ
“İşte onlar hayvanlar gibidirler; hatta daha da şaşkındırlar.”
(A‘râf Suresi, 179)
buyurduğu sırra binaen; mülk sahibini tanımayan nefis, tefekkürden mahrum kaldığı için yediğine “yemek” değil, “yutmak” denir.
İşte Ramazan-ı Şerif’te, en zengininden en fakirine kadar herkesin nefsi anlar ki; kendisi mâlik değil, memlûktur (mülk edinilendir). Kendisi hür değil, abd’dir (kul/köledir). Emir olunmazsa en âdi ve en kolay bir işi bile yapamaz; elini helâl olan suya dahi uzatamaz.
Bu hâl ile nefsin o sahte ve mevhum rububiyeti kırılır; yerini ubudiyete bırakır.
Burada memlûkiyet ve abdiyet tabirleri arasındaki ince farka dikkat etmek gerekir:
- Memlûkiyet, mâlikiyetin zıddıdır; yani insanın kendi nefsine dahi sahip olmadığını, bir başkasının mülkü olduğunu ifade eder.
- Abdiyet ise hürriyetin zıddıdır; yani insanın başına buyruk olmadığını, bir efendinin emri altında bulunduğunu gösterir.
Fıkıh ıstılahında her memlûk abd olsa da, her abd tam mânâsıyla memlûk olmayabilir. Meselâ efendisiyle azatlık anlaşması yapmış olan mükâtep bir köle, kendi nefsine bir derece mâlik sayıldığından ona zekât dahi verilebilir. Fakat oruç, nefse o nisbî mâlikiyeti de unutturur ve onu tam bir teslimiyete sevk eder.
Nefis, oruç vasıtasıyla uyanır ve adeta şöyle der:
“Ey nefis! Bak, canın istiyor ama yiyemezsin. Çünkü sen sahipsiz değilsin; bir mülksün ve bir kulsun.”
Böylece nefis, hakikî vazifesi olan şükre ve duaya yönelir. Aksi hâlde, kendine mâlikiyet davası güderek şirke düşer; İlâhî rahmete iltica etmek yerine boş bir dava peşinde koşar.
Oruç, bu bâtıl davayı iptal eder ve insanı hakikî kulluğa sevk ederek duayı makbul bir hâle getirir.
Kur’ân-ı Kerîm’de geçen عَبْدًا مَمْلُوكًا (Nahl Suresi, 75) tabiri; sıradan bir köleliği değil, hiçbir tasarruf yetkisi bulunmayan, tam mânâsıyla efendisinin mülkü altında olan bir abd’i tarif eder.
Eğer “abd” ve “memlûk” kelimeleri tamamen aynı mânâyı taşıyor olsaydı, ayette bu iki kelimenin bir sıfat tamlaması şeklinde yan yana gelmesi hikmete muvafık olmazdı.
Meselâ mükâtep köle, hürriyetini satın almak üzere efendisiyle anlaşma yapmış ve bu uğurda kazanç elde edip tasarrufta bulunabilen kimsedir. Bu sebeple o, tam mânâsıyla “memlûk” sayılmaz; zira kendi nefsi üzerinde nisbî bir tasarruf hakkına sahiptir.
Üstad Hazretleri de bu ince farkı gözeterek; nefsin kendi üzerindeki sahiplik iddiasını “Mâlik değil, memlûktur.” ifadesiyle çürütürken, başına buyruk hareket etme ve emir almama arzusunu ise “Hür değil, abd’dir.” cümlesiyle tam yerinden kırmaktadır.
Bu iki ifade, nefsin sahte mülkiyet ve sahte hürriyet davalarını ayrı ayrı iptal eden iki elmas kılınç hükmündedir.
Netice
Oruç, nefse şu hakikati tam bir ders olarak verir:
“Sen kendi kendinin sahibi değilsin; bir memlûksun, mülk edinilmişsin. Kendi başına buyruk da değilsin; bir abd’sin, emir altındasın.”
Bu dersi alan nefis, mevhum rububiyetini terk eder; aczini ve fakrını anlar ve asıl vazifesi olan ubudiyete ve şükre yönelir.
Dördüncü Nükte’nin buraya kadar olan kısmı, nefsin terbiyesinde orucun ne derece kat‘î bir usul olduğunu açıkça ispat etmektedir.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
وَاٰخِرُ دَعْوَاهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
El Fâtiha.
























