DUYURULAR

Berâet Gecesi: Senenin Mânevî Çekirdeği

İlâhî Takdirin Taksim Edildiği Mübârek Gece

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Leyle-i Berat, hepimize, bütün âlem-i İslâm’a mübarek olsun inşâallah. Bugün Şa‘bân ayının yarısı, on beşinci gecedir. Bu gece, Ramazan-ı Şerîf’in evveli ve onun en büyük habercisidir. Berat gecesinin şerefi ve kıymeti, esasen Ramazan’dan; Ramazan’ın şerefi ise Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’dan gelmektedir. Zira Kur’ân, o ayda nâzil olmuştur. Dolayısıyla bu mübarek gecelerin bereketinin ana esası Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’dır.

Aslında zamanın her anı birbirinin aynısıdır. Zamanı bereketli, mübarek ve büyük kılan, onun içindeki hadiseler ve o zaman dilimine lütfedilen tecellîlerdir. Berat gecesinin mahiyeti ve hususiyeti şudur: Bu gece, Cenâb-ı Hakk’ın o senelik mukadderâtı, müekkel meleklere tevzî ve tevdi ettiği vakittir. Bu gece, adeta o senenin bir çekirdeği hükmündedir. Nasıl ki bir işe başlamadan evvel bir plan yapılır, bir yol haritası çıkarılır ve proje hazırlanırsa; Cenâb-ı Hak da Hakîm olduğundan ve ilmi her şeyi ihâta ettiğinden, her şeyi ezelde kaderle tayin ve takdir etmiştir.

Cenâb-ı Hak, icraatında seneyi bir esas kılmış; zamanı bir daire gibi, kürenin hareketi misali döner bir surette halk etmiştir. Her seneyi, yeni icraatına bir model yapmıştır. Kaderde her şey yazılıdır; fakat o senenin mukadderâtının, o işle vazifeli meleklere teslim edilmesi bu Berat gecesinde başlar. Dolayısıyla Berat, o senenin manevî bir çekirdeğidir.

İnsanın bu geceyi ibadetle ihyâ etmesi, Allâhu Teâlâ’nın rahmetini celbetmesi, kaderden ona yapılan taksîmâtın daha hayırlı ve bereketli olmasına bir sebeptir. Allâhu Teâlâ her şeyi ezelden bilir; ancak kulun o andaki ibadet hâli ve rahmet-i ilâhiyyeyi celbedecek tavrı, kaderdeki nasîbinin ve hissesinin ziyadeleşmesine vesile olur. Bu ümitle, bu geceyi kesretli ibadet ve dua ile geçirmek pek güzeldir.

Bu gecenin bereketi Kur’ân’dan gelir. Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân Ramazan’da nâzil olmuştur; ancak Berat gecesi de bu sürecin başlangıcı ve senenin çekirdeği hükmündedir. Bütün emirlerin tefrîk edildiği bu gecede, cümle âlemlere rahmet olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’ın da inzâl olması yahut inzâliyle alâkadar bir cihetinin bulunması lâzım gelir. Bu mevzuyu izah için Duhân Sûresi’nin ilk âyetlerine nazar edelim:

حم

Bu, Mukatta‘a harfidir. Kur’ân’ın mucizeliğini ihbar eden; onun kelâm-ı beşer olmadığını, Allâh’a mahsus garip ve eşsiz üslûplarla geldiğini gösteren işaretlerdir.

وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ

“Kitâb-ı Mübîn’e kasem ederim.”

Bu ifade Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’a işaret eder. Mübîn kelimesi iki mânâyı cem eder:

1. Açıktır; yani Allâh kelâmı olduğu zahirdir, mucizeliği ortadadır.

2. Açıklayıcıdır; hak ile bâtılı birbirinden ayırır, her şeyi vuzûhla beyan eder.

İşte bu Kitâb-ı Mübîn’e kasemden sonra şöyle buyurulur:

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُّبَارَكَةٍ

“Biz onu mübarek bir gecede indirdik.”

Yani şânı yüce ve bereketli bir gecede indirdik.

Şânı yüce bir gece; kadr ü azameti Allâh indinde büyük olan bir gecedir ki, ileride âyetin devamında bu azametin daha net görüleceği beyan edilecektir. Her hikmetli iş o gecede tefrîk edilmektedir.

Bu gece aynı zamanda bereketlidir. Zira Allâh’tan gelen her şey, O’nun bütün emirleri hayır ve bereket taşır. Bu gece de öyle büyük bir berekete sahiptir ki, onun kaynağı olan rahmet-i ilâhiye aynı zamanda kâinatın icadının da asıl sebebidir.

Allâhu Teâlâ, rahmet ettiği için bu âlemi halk etmiş ve mahlûkata ihsanlarda bulunmuştur. Dolayısıyla O’nun her işinde hayır ve bereket vardır; asıl olan budur. Bazı zahiren çirkin veya kusurlu görünen hâller ise tebeîdir, asli maksat değildir. Cenâb-ı Hakk’ın icraatında esas olan daima hayır ve berekettir. İşte bu gece de rahmet ve ihsanât-ı ilâhiyeden gelen o nimetlerin taksim ve tefrîk edildiği müstesna bir zamandır.

Kur’ân-ı Kerîm de böyle mübarek bir gecede indirilmiştir. Kur’ân’ın mübarekliği ve bereketi, indiği zamanın da bereketli olmasını iktiza eder. Elbette böylesine mübarek bir kitap, ancak mübarek bir gecede nüzûl eder. Çünkü Allâhu Teâlâ’nın burada ifade buyurduğu bütün hikmetli emirler, rahmet ve her emrindeki ihsan içinde en hikmetlisi, en rahmetlisi ve bütün hikmetin medarı Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’dır. Bu sebeple Kur’ân’ın şerefine binaen, indiği zaman da meth u senâ edilmiştir. Böyle mübarek bir gecede, ancak mübarek bir Kur’ân iner.

إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ

“Muhakkak biz inzâr edicileriz.”

Cenâb-ı Hak, “mübarek” buyurduktan hemen sonra inzâr yani uyaran vasfını zikretmiştir. Rahmetin anıldığı yerde inzârın gelmesi, o uyarının da bir bereket olduğuna işarettir. Kulun zarar göreceği şeylerden sakındırılması ve tehlikelerin beyan edilmesi, en büyük rahmettir. Burada havf ve recâ dengesi muhafaza edilmektedir.

فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ

“Her hikmetli iş o gecede tefrîk olunur.”

Tefrîkten murat şudur: O senenin programı, ana nüsha olan Levh-i Mahfûz’dan müekkel meleklere verilir ve emredilir. Bu gecenin en mühim hususiyeti, kader planındaki hükümlerin dağıtılmasıdır.

أَمْرًا مِّنْ عِندِنَا

“Bizim katımızdan bir emir olarak…”

Yani bu emir doğrudan doğruya Allâhu Teâlâ’dan gelmektedir. Hikmetimizin muktezası olarak indirilen emirler demektir. Bu ifade, emrin ve taksîmatın azametini göstermek içindir.

إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ

“Muhakkak ki biz göndermekteyiz.”

Cenâb-ı Hak, emirlerin tefrîkinden bahsedince; meleklerin vazifelendirilmesi gibi, peygamberlerin gönderilmesini de zikretmiştir. Meleklere senelik kaderi tevdi ettiği gibi, teklifî emirlerini de peygamberler vasıtasıyla irsâl etmektedir.

رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ

“Rabbinden bir rahmet olarak…”

Bu emirlerin ve bu irsâlin tamamı rahmettir. Kâinatta asıl olan, rahmet-i ilâhiyedir.

إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

“O her şeyi işitir ve bilir.”

Kur’ân’ın indirildiği bu mübarek gece hangisidir? Âyet-i kerîme gecenin ismini sarih olarak tayin etmemiş; ancak o gecede her hikmetli emrin tefrîk edildiğini beyan buyurmuştur. Kur’ân da bir emr-i ilâhî olarak bu gecede indirilmiştir. Bu gecenin hangi gece olduğu hususunda müfessirler arasında iki temel kavil mevcuttur.

Birincisi -ekser müfessirin ittifak ettiği görüş- bu gecenin Kadir Gecesi olduğudur. Buna delil olarak şu âyet zikredilir:

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ

“Biz onu Kadir Gecesi’nde indirdik.”

Lâkin burada şu sual akla gelebilir:

“Kadir Gecesi bir kadr ü kıymet gecesidir; peki bu gece senenin hangi zamanında ve hangi ayındadır?”

Ayrıca Bakara Sûresi’nde de şöyle buyurulmaktadır:

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ

“O Ramazan ayı ki, Kur’ân o ayda indirilmiştir.”

Bu iki âyete birlikte nazar edildiğinde anlaşılır ki, Kadir Gecesi Ramazan ayının içindedir. Leyle-i Berat ise Ramazan’da değildir. Bundan dolayı müfessirlerin ekseriyetinin kavli, âyette zikredilen “Leyle-i Mübareke”nin Kadir Gecesi olduğudur.

Bununla beraber, bu mübarek geceden muradın Leyle-i Berat olduğuna dair ikinci bir kavil daha mevcuttur. Berat gecesinin fazileti hakkında pek çok ehâdîs-i nebeviyye vardır. Bu hadislerin bir kısmında, o senenin mukadderâtının bu gecede tefrik edildiği ve meleklere tevzî olunduğu beyan edilmektedir. Yani âyet-i kerîmede geçen vasıflar, hadis-i şeriflerde Berat gecesi için zikredilmiştir. Bu rivayetlere istinaden bazı ulemâ, âyetteki gecenin Berat gecesi olduğunu ifade etmişlerdir.

Peki, bu iki farklı kavlin cem’i nasıl mümkündür?

Selef müfessirlerinden nakledilen ve hadislerin işaretiyle kuvvet kazanan bir cihet vardır:

Kur’ân’ın asıl nüzûlü Kadir Gecesi’ndedir; zira bu husus nass-ı Kur’ân ile sabittir. Şa‘bân ayı ise zaman itibariyle Ramazan’ın hemen bitişiğindedir. Bir şeyin harimi ve ucu, o şeyle bir noktada alâkadar olur. Dolayısıyla Kadir Gecesi’nin fazileti, Berat gecesine de akseder. Üstelik Berat gecesi, o senenin bir çekirdeği hükmünde olup işler bu gecede tefrik edilmeye başlandığına göre, Kur’ân’ın indiği gece ile Berat gecesi arasında da bir alâka bulunması gerekir. Esas olan Kadir Gecesi olmakla beraber, Berat gecesi de o senenin çekirdeği olması haysiyetiyle Kur’ân’ın nüzûlüne bakan bir cihete sahiptir.

Ancak bu mesele bir gayptır. Mahiyetini ve tafsilâtını tam olarak bilmiyoruz. Allâhu Teâlâ, o gayb âlemlerinde neler cereyan ettiğini ve Kur’ân nâzil olurken ne gibi hâller yaşandığını bize tafsilen bildirmemiştir.

Burada bir hususu daha beyan etmek gerekir: Malumdur ki Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân, bir gecede değil, yirmi üç senede nâzil olmuştur. Âyetlerde geçen “bir gecede indirdik” ifadesindeki müşkilatı müfessirler şöyle izah etmişlerdir: Burada murad inzâldir, tenzîl değildir.

Arapça’da inzâl, bir şeyi hey’et-i mecmuasıyla, yani topluca ve bir defada indirmektir. Tenzîl ise parça parça indirmeyi ifade eder. Kur’ân’ın yirmi üç senede parça parça gelişi tenzîl, bir defada inişi ise inzâldir. Rivayetlere göre Kur’ân, Levh-i Mahfûz’dan semâ-i dünyadaki Beytü’l-İzze denilen makama bir gecede inzâl edilmiş; oradan da ihtiyaca ve zamana göre parça parça Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tenzîl olunmuştur.

Zira bu, Cenâb-ı Hakk’ın en büyük fermanıdır. Sadece insanları değil, bütün kâinatı alâkadar eder. Âlemin gayesi, vazifesi ve kıymeti bu Kur’ân’a bağlıdır. Bu sebeple Kur’ân inerken, evvelâ semâ-i dünyada, melâike-i kirâm tarafından hüsn-ü istikbâl ile karşılanmıştır. Elbette böyle muazzam bir ferman, cihana gelirken nüzûl vaktinde bir “hoş âmedî” ve büyük bir karşılama ile karşılanması şanına lâyıktır.

İşte âyet-i kerîmede geçen “her hikmetli işin tefrîki” meselesi de bu çerçevede düşünülebilir. Âyetteki “Leyle-i Mübareke”, diğer âyetlerle muvâfık olarak kuvvetli kavle göre Kadir Gecesi’dir. Hadislerde ise bu tefrîkin Berat gecesinde olduğu beyan edilmektedir. Bu iki rivayetin cemi ise şöyledir: Muhtemelen bu taksimat ve tefrîk işinin esası Berat gecesinde başlamaktadır…

İşin ibtidâsı, yani başlangıcı böyledir. Bu süreç, Berat gecesinden başlayarak gittikçe artan bir feyizle devam eder ve Kadir Gecesi’nde nihayetlenir. Eğer Berat’ın Ramazan’a olan yakınlığı ve o mübarek ayın feyzinden, Kadir Gecesi’nin faziletinden hissedar olduğu anlaşılırsa, ortada hiçbir müşkil kalmaz. Zira Berat, Kadir Gecesi’nin harimidir; yani onun çevresi ve ruhâniyetinin başlangıç sınırıdır.

Nasıl ki Beytullâh’ın hürmetinden dolayı etrafındaki diyârı da Harem kılmışsa; aynen öyle de Kadir Gecesi’nin bereketi, içinde bulunduğu Ramazan ayını mübarek kıldığı gibi, o bereket Şa‘bân ayının yarısına kadar sirayet etmiştir. Çünkü Şa‘bân’ın on beşinden sonrası, artık Ramazan’ın kapısıdır. Berat gecesinin mahiyeti bu zaviyeden görülmelidir: Bu gece bir nevi “Yarı Kadir” gecesidir. Kadir Gecesi’nin kardeşi, onun bir âyinesi ve bir derece benzeridir. Bu sebeple mübarek geceler içinde en faziletlisi Kadir Gecesi, ondan sonra ise Leyle-i Berat gelir.

Kadir Gecesi’ndeki o muazzam faziletin ölçüsü, âyet-i kerîme ile sabittir:

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ

“Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.”

Bu hayrın büyüklüğünü şu kıyasla tefekkür edelim: Bin ay, takriben otuz bin gün eder. Âyet-i kerîme, bu gecenin hayriyetini anlamamız için bize bu ölçüyü sunmuştur. Demek ki bir mü’min, Kadir Gecesi’ni ihyâ ederse, otuz bin günü ihyâ etmiş gibidir.

Şunu unutmamak gerekir ki; gecenin ihyâsı, gündüzüyle beraberdir. Mükellef olduğu hâlde gündüz orucunu tutmayan bir kimse, geceyi tam mânâsıyla ihyâ etmiş sayılmaz. Biz o gece için gündüzden oruç tutuyor, nefsimizi gemliyor ve adeta melâike gibi bir hâle bürünüyoruz. Bu ibadet hâliyle, rahmet-i ilâhiyyeyi celbediyoruz ki o gecenin bereketine nâil olalım. Bir günün ihyâsıyla kazanılan otuz bin gün, seksen üç küsur seneye tekabül eder. Bu süre, bir insanın yaşayabileceği en uzun ömürlerden biridir. Demek ki bir tek gecenin ihyâsı, bir mü’mine koca bir ömür kadar kazanç sağlamaktadır.

İşte “mübarek gece” ifadesindeki bereketi buradan anlayın. Bu, öyle münbit bir zemin, öyle bir rahmet yağmurudur ki; o zeminde bire otuz bin verilir. Bu kıyasa göre, o gece işlenen her amele otuz bin misli sevap verilir denilebilir. Meselâ Kur’ân okurken bir defa “بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ” dediniz; bu cümle on dokuz harftir. Her harf bir hasenedir ve sevap cihetinde Kur’ân’a yetişecek hiçbir amel yoktur. Kısa bir zamanda devasa bir kazanç elde edilir. Allâhu Teâlâ’nın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur; fakat bizim Cenneti kazanmaya ihtiyacımız olduğu için, bize böyle bereketli zamanlar lütfetmiştir. Normal zamanda bir harfe on sevap verilirken, Kadir Gecesi’nde her bir harfe otuz bin sevap verilir. Bir rek‘at namaz kıldığınızda, otuz bin rek‘at kılmış gibi bir karşılık bulursunuz.

Kadir Gecesi için durum böyleyken, Berat gecesi de “yarı Kadir” hükmünde olduğu için, o gecenin de azîm bir bereketi vardır. Madem ki Berat, bütün senenin çekirdeğidir ve taksîmât ondan başlayıp Kadir’e kadar devam eder; öyleyse Berat gecesinde de her amele en az on beş binden ziyade sevap verilir. Üstad Hazretleri de, bu gecedeki her bir harfin sevabını, takriben yirmi bin olarak ifade etmektedir.

Kadir Gecesi, seksen küsur senelik bir ibadet ömrü demekse ve bir ömürden daha hayırlı ise; Berat Gecesi de sana elli senelik, ibadetle geçmiş temiz bir ömür kazandırabilir. Bakınız; ay bereketli, gece bereketli… Şa‘bân’ı ve Ramazan’ı bu nazarla düşünmek gerekir. Bütün bu feyiz ve bereket, Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’dan gelmektedir.

Peki, Kur’ân nasıl bir berekettir?

Dünyaya ebedî bir cennetin levâzımatını tedarik etmek ve oradaki hayat için lâzım olanları kazanıp ticaretini yapmak üzere gönderilen insan için; böyle geceler, böyle aylar ve böyle bir Kur’ân ne kadar büyük bir fırsattır.

Rivayet edilir ki; Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî İsrâil’den bir zattan bahsetti. Bu zat, bin ay boyunca cihad etmiş; gecelerini ibadetle, gündüzlerini oruçla geçirmişti. Sahâbe-i Kirâm buna çok gıpta ettiler. “Bizim ömrümüz o kadar uzun değil” diyerek, hayırlı amellerde yarışmak istedikleri hâlde ömürlerinin vefâ etmeyeceğinden mahzun oldular. İşte bunun üzerine Kadir Sûresi nâzil oldu:

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ

“Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.”

Cenâb-ı Hak burada adeta; “Sizin ömrünüz kısa olabilir; fakat ben size bin aydan daha hayırlı bir gece veriyorum” buyurdu. Zira sevabın esası, kemiyet değil; Allâh’ın rızası ve rahmetidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bir rahmet peygamberi olarak; “Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır; siz ona çalışın, onu idrak ve ihyâ etmeye gayret edin” buyurarak ümmetini müjdeledi.

Kadir Gecesi’nin bu azameti anlaşılsın ki, Berat Gecesi’nin de kıymeti bilinsin. Bu geceye de Kadir Gecesi gibi ehemmiyet vermek gerekir. Kadir Gecesi, mutlak fazilet noktasında daha üstündür; ancak Berat Gecesi’nin öyle husûsî bir meziyeti vardır ki, o Kadir Gecesi’nde yoktur: Kadir Gecesi’nin vakti gizlidir; onu bir ay içinde ararsın. Fakat Berat Gecesi’nin vakti bellidir. Evet, seksen küsur sene değil elli sene kazandırır; lâkin vakti tayin edilmiştir. Bu cihetle, husûsî bir fazilette mercûh olan, râcih olana tereccüh etmiş, yani önüne geçmiştir.

Bize düşen, bu kadar büyük bir ikram ve ihsan varken onun için çalışmaktır. Bu gece, Allâh’ın hikmetli ve rahmetli emirlerini dağıttığı bir gecedir. Şunu unutmamalı: Bu geceyi sadece kendi içine hapsetme; buradan Ramazan’a doğru bir tekâmül ile hazırlan. Kısmetimizin ziyade olması için Allâh’ın rahmetini celbedecek ibadet ve zikirle meşgul olmalı; gıybetten, dedikodudan ve fuzûlî işlerden nefsimizi çekmeliyiz.

En ziyade meşgul olunacak ibadet, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu, en kolay, en makbul ve en kıymetli ibadettir; fevkinde bir şey yoktur. Zaten diğer ibadetleri “ibadet” yapan da Kur’ân’dır. Eğer Kur’ân, “Namaz kıl” demeseydi namaz, “Oruç tut” demeseydi oruç ibadet olmazdı. Hepsi kıymetini, Kur’ân ile olan alâkasından almıştır.

Bakınız; namaz, Kur’ân okuma makamıdır. Allâh’ın huzurunda durur; Kur’ân okur, rükû ve secde edersiniz. Cenâb-ı Hak, bizi huzuruna, indirdiği kelâmı okumamız için çağırır. Zira insâniyetin hakikati Kur’ân’dır ve insan Kur’ân için yaratılmıştır. Oruç ise Kur’ân’ın nüzûlünü hatırlamak, her sene taze nâzil oluyor gibi onu dinlemek ve Kadir Gecesi’ni aramak içindir. Netice itibariyle her işin merkezine Kur’ân’ı koymak gerekir; her şey ona bağlıdır. Bilhassa Ramazan ayı, Kur’ân’ın şerefiyle “Kur’ân ayı” olmuştur.

Ramazan ayı, Kur’ân ayıdır; bu ayda Kur’ân’dan başka bir şeyle fazla meşgul olmaya hacet yoktur. Neyle uğraşırsanız uğraşın, o iş ancak Kur’ân’a hizmet etmeli ve onun hesabına olmalıdır. Bilhassa Ramazan’da ve bu mübarek gecelerde, Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân’a daha ziyade ehemmiyet verilmelidir.

Eğer bir kimsenin kaza namazları varsa, evvelâ onları ikmal etmesi lâzımdır. Müslümanların şu “kaza namazı” algısını artık değiştirmeleri gerekir; zira bu hususta yaygın ve yanlış bir telakki vardır. Allâhu Teâlâ, her namaza bir vakit tayin etmiştir. Meselâ öğle namazı için, zeval vaktinden gölgenin bir veya iki misli oluncaya kadar geniş bir zaman lütfedilmiştir. Bu süre zarfında namaz kılınabilir; burada bir ruhsat ve genişlik vardır. Ancak vakit çıktıktan sonra artık genişlikten söz edilemez; namazın derhal kaza edilmesi farzdır.

Kaza namazını ertelediğin her an, ayrı bir günah kazanırsın. Bunu iyi idrak etmek lâzımdır. Birine borcun olsa ve son ödeme tarihi geçse, artık “İstediğim zaman öderim” diyebilir misin? Borcu ne zaman ödesen geçerli olur; fakat vaktinde ödemediğin için sorumluluğun artar. Cenâb-ı Hakk’ın sana gösterdiği ruhsat, vakit ile sınırlıdır. “Ne zaman kılsan kaza namazı olur” demek, “Ne zaman istersen kılabilirsin” demek değildir; “Hemen kılacaksın” demektir.

Maalesef pek çok insanın kaza namazı borcu fazladır. Elbette yeni bir namaz vakti geldiğinde o vaktin farzını kılacaksın; rızkın için çalışacak, ailenin nafakasını temin edecek ve zarurî ihtiyaçlarını karşılayacaksın. On sene, yirmi sene namaz borcu olan bir kimse, bu borçlarını bitirinceye kadar ancak zaruret miktarınca uyuyabilir ve yemek yiyebilir. Kaza namazı olan bir kimsenin, zarurî işler haricinde malâyânî işlerle uğraşması caiz değildir. Unutulmamalıdır ki, kaza namazı borcun aslından kurtarır; fakat namazı mazur olmaksızın kazaya bırakmanın günahını ortadan kaldırmaz. O günah için ayrıca tövbe ve istiğfar gerekir; namazı erteledikçe de o günah katlanarak artar.

Bu meselede fukahânın ittifakı şudur:

Kaza borcu olan kimse, zarurî maişeti ve vaktin farz namazı haricinde bütün vaktini kazalarına hasretmelidir.

Peki, bu durumda olan biri nafile veya sünnet namazları kılabilir mi?

Hanefî mezhebine göre kılabilir ve kılması da iyidir; zira Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şefaatine nâil olmak için sünnete ittibâ lâzımdır.

Şâfiî mezhebi ise “Kılamaz, derhal kaza kılmalıdır” der. Şimdi bakıyorsun; adam “Şâfiî’ye göre kaza borcu olan nafile kılamaz, öyleyse ben de sünnetlerin yerine kaza kılayım” diyor. Güzel… Fakat aynı adam gezmesinden, tozmasından, yeme ve içmesinden fedâ etmiyor. “Zaten bir namaz kılacağım, bari kazadan sayılsın” mantığıyla hareket ediyor.

Peki, İmâm-ı Şâfiî Hazretleri “Ortada farz borcu varken sünnetle uğraşma” derken; senin keyif etmene, fuzûlî gezmene veya uzun uzun yatmana izin mi veriyor? Sünnete dahi müsaade etmeyen o azîmetli hüküm, boş işlerle vakit öldürmene hiç müsaade eder mi?

İmâm-ı Şâfiî Hazretleri, böyle bir şeye asla müsaade etmez. Maalesef insanlarımızın kaza namazı borcu çoktur; nefsi ve takati bazen buna yetmeyebilir. Fakat bu noktada nefsinize “fetva” aramayın. Yapabildiğiniz kadarını yapın, tövbe ve istiğfara sarılın; ancak bu acz ve kusuru fetva hâline getirmeyin. Zira fetva şudur: Kaza namazı olan bir kimse, zarurî maişet işleri haricinde başka hiçbir şeyle uğraşmadan derhal kazalarını bitirmelidir. Zaruret miktarından fazla uyuyamaz, uzun süre yemekle meşgul olamaz, lüzumsuz gezip tozamaz. İşin esası ve hakikati budur.

Aziz kardeşlerim, kaza namazı meselesini hafife almayın. Bir Müslümanın üzerinde kaza namazı yükünün bulunması bir ayıptır. Allâhu Teâlâ zaten rahmet etmiş, vakit içinde genişlik göstermiş; sen ise o vakti geçirmiş ve hâlâ kılmamak için direniyorsun. Bir an önce o yükü üzerinden atacaksın; vaktini azami derecede kazalarına hasredeceksin. Bu sebeple “Kaza namazı kılsam olur mu?” diye sormak abestir; zaten kılman farzdır ve başka işlerle uğraşman caiz değildir.

Bu Berat Gecesi’nde de durum aynıdır. “Kalkıp nafile namazlar kılayım” demek yerine, eğer kaza borcun varsa önce onu temizleyeceksin. Hanefî fukahası, sadece sünnet-i müekkede olan namazlara ve teheccüt gibi vârid olanlara izin vermiştir. Bunun haricinde, kendi isteğine göre nafilelerle meşgul olup farzı tehir edemezsin. Berat’ta da, diğer mübarek vakitlerde de, en evvel borçlar ödenmeli; bunun haricinde ise kesretli dua ve kıraat-i Kur’ân ile meşgul olunmalıdır.

Şunu da beyan edelim ki; bu gecelere mahsus, sünnetle tayin edilmiş özel bir namaz şekli yoktur. Cuma veya bayram namazı gibi muayyen bir ibadet bildirilmemiştir; ibadet serbesttir. Bazı evliyâullah’tan gelen tavsiyeler, birer vird mahiyetindeki tertiplerdir; sünnet demek değildir. Bu husustaki rivayetlerin çoğu zayıftır; fukahanın itibar edeceği kuvvetli bir delil yoktur. Ancak aslı şeriata ve genel sünnet kaidelerine dayanmak şartıyla, bir tercih sebebi olarak bu tavsiyeler uygulanabilir.

Berat Gecesi’nin fazileti hakkında Hazret-i Ebû Bekir’den (r.a.) rivayet edilen şu hadîs-i şerife bakalım. Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm buyurdu ki:

“Şa‘bân’ın on beşinci gecesi olduğunda Allâhu Teâlâ dünya semasına nüzûl eder.”

Bu ifade bir istiâredir; Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle kullarına yönelmesini ve duaların kabule en yakın olduğu anı bildirir. Dua, Arş-ı A‘lâ’ya yükselirken, rahmet-i ilâhiyye de dünya semasına öyle bir tecellî eder ki adeta bir yakınlık hâsıl olur. Hadîsin devamında şöyle buyurulur:

“Allâhu Teâlâ bütün kullarını mağfiret eder; ancak müşriki ve din kardeşine karşı içinde kin ve adâvet besleyen ‘müşâhin’i affetmez.”

Müşâhin, kalbini kardeşine karşı kin, haset ve düşmanlıkla doldurmuş kimse demektir. Bakınız, Allâh herkesi affediyor; fakat mü’min kardeşine kin tutan, haset eden kimseyi rahmet-i ilâhiyyeden mahrum bırakıyor. O kişi bu kötü hâlinden vazgeçip tövbe etmedikçe, Allâhu Teâlâ da onu kendi hâliyle baş başa bırakır. Allâh’tan rahmet bekleyen bir mü’min, başka bir mü’mine karşı kalbinde düşmanlık besleyemez.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Allâhu Teâlâ, Şa‘bân ayının yarısında (Berat Gecesi’nde) kullarına muttali olur; mü’minleri mağfiret eder, kâfirlere mühlet verir. Haset ve kin ehlini ise, o kinlerini terk edinceye kadar kendi hâllerine bırakır.”

Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hak, o gecenin bereketiyle, kâfire dahi dünyada mühlet tanımakta; ancak mü’min kardeşine kin besleyen hasetçiyi, o çirkin hâli sebebiyle rahmetinden mahrum bırakmaktadır. İbn Mâce’nin Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’den (r.a.) naklettiği rivayette de Efendimiz, Allâh’ın bu gecede bütün mahlûkâtına tecellî ederek, müşrik ve müşâhin (kin tutan) hariç herkesi affettiğini beyan buyurmuştur. Aynı hakikat Ebû Hüreyre (r.a.) vasıtasıyla da bizlere ulaşmıştır.

Hazret-i Âişe (r.anha) Vâlidemizden nakledilen şu hâdise ise, gecenin ehemmiyetini ve Nebevî ahlâkın letafetini ne güzel gösterir:

“Bir gece Resûlullah’ı (s.a.v.) yanımda bulamadım. Hemen dışarı çıkıp aramaya başladım. Onu Bakî Kabristanı’nda, başını semâya kaldırmış bir hâlde buldum. Resûl-i Ekrem, beni görünce, hanımlara mahsus o fıtrî kıskançlığı sezerek latîfe ile:

-‘Allâh ve Resûlü’nün sana cefa etmesinden mi korktun?’ buyurdu. Ben de:

-‘Yâ Resûlallah, diğer hanımlarınızdan birinin yanına gitmiş olabileceğinizi zannettim’ dedim.”

Bunun üzerine Allâh Resûlü şöyle buyurdu:

“Muhakkak ki Allâh, Şa‘bân’ın on beşinci gecesinde dünya semasına tecellî eder ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüylerinden daha fazla sayıda kimseyi mağfiret eder.”

Efendimiz (s.a.v.), o gece istirahat etmemiş, Bakî Kabristanı’na giderek hem oradaki mü’minlere dua etmiş, hem de ölümü tefekkür ederek geceyi ihyâ etmiştir.

Yine Beyhakî’de geçen bir rivayette Âişe Vâlidemiz der ki:

“Resûlullah o gece namaza kalktı ve secdeyi o kadar uzattı ki, ruhunun kabzedildiğini zannettim. Endişeyle kalkıp mübarek başparmağını hareket ettirdim; kımıldayınca vefat etmediğini anlayıp geri döndüm. Namazı bitirince bana:

– ‘Ey Âişe (yahut ey Humeyrâ), peygamberinin seni ihmal edeceğini mi sandın?’ buyurdu. Ben de:

– ‘Hayır yâ Resûlallah, secdedeki uzunluğunuzdan dolayı vefat ettiğinizi sandım’ dedim.”

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.):

– “Bu gecenin hangi gece olduğunu biliyor musun?” buyurdu.

Ben de:

– “Allâh ve Resûlü daha iyi bilir” dedim.

Efendimiz (s.a.v.) devamla şöyle buyurdu:

– “Ey Âişe, bu Şa‘bân ayının on beşinci gecesidir. Allâhu Teâlâ bu gecede kullarına tecellî eder; bağışlanma dileyenleri affeder, rahmet isteyenlere merhamet buyurur. Ancak kalbi kin ve hasetle dolu olanları, o hâllerinden vazgeçinceye kadar kendi hâllerine terk eder.”

Diğer rivayetlerde, bu gecenin azametli bereketinden ve Rabbimizin her şeyi ihata eden nihayetsiz rahmetinden mahrum kalanlar daha tafsilatlı bir surette beyan edilmiştir. Allâhu Teâlâ, bu mübarek vakitte şu kimselere rahmet nazarıyla bakmaz:

Müşrikler (Allâh’a ortak koşanlar),

Müşâhinler (Müminlere kin ve hased besleyerek müminlerin cemaattinden ayrılan bid’at ehli kimseler),

Kātı-ı sılâ-i rahim olanlar (akraba bağını koparanlar),

Müsbiller (kibir ve gururundan dolayı elbisesini yerde sürüyerek caka satanlar),

Ukûk-i vâlideyn olanlar (anne ve babasına isyan eden, onları incitenler),

Müzmîn-i hamr olanlar (içki müptelâlığını terk etmeyenler),

Kātil-i nefs olanlar (haksız yere bir cana kıyanlar).

Bu bedbaht kimseler, işledikleri bu büyük günahlardan tövbe etmedikleri müddetçe, Berat gecesinin hususî mağfiretinden istifade edemezler.

Hazret-i Âişe (r.anha) Vâlidemiz anlatmaya devam eder:

“Resûlullah (s.a.v.), üzerindeki elbiseleri çıkarıp bana döndü ve: ‘

– Yâ Âişe, bu geceyi kıyâm ile geçirmem için bana izin verir misin?’ buyurdu. Bakınız, Resûl-i Ekrem (s.a.v.), en küçük hukukta dahi nezaket gösteriyor.

O gece nöbet sırası bende olduğu için, ibadet etmek için dahi müsaade istiyordu. Ben de:

– ‘Anam babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah, elbette’ dedim. Efendimiz namaza durdu ve secdede o kadar uzun kaldı ki, ruhunun kabzedildiğini zannettim. Yanına yaklaştığımda secdede şu duayı ettiğini işittim:

“اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِعَفْوِكَ مِنْ عِقَابِكَ وَأَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ جَلَّ وَجْهُكَ لَا أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ.”

‘Allâh’ım! Azabından affına sığınırım. Gazabından rızana sığınırım. Senden yine Sana sığınırım. Senin zatın yücedir. Ben Seni, Senin kendini sena ettiğin gibi sena etmekten âcizim; Seni lâyıkıyla övemem.’

Sabah olunca bu duayı kendisine zikrettim. Buyurdu ki:

– ‘Yâ Âişe, bunları öğrendin mi?’

– ‘Evet’ dedim. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.):

– ‘Bunları hem öğren hem de başkalarına öğret. Zira Cebrâîl (a.s.) bunları bana öğretti ve secdede tekrar etmemi emretti’ buyurdu.”

Abdullâh İbn Ömer’den (r.a.) nakledildiğine göre, duaların reddolunmadığı beş müstesna gece vardır: Cuma gecesi, Receb’in ilk gecesi, Şa‘bân’ın yarısı (Berat gecesi) ve iki bayramın geceleri.

Atâ İbn Yesâr (r.a.) ise bu gecenin kader planındaki yerine dair şu sarsıcı hakikati zikreder:

“Şa‘bân’ın yarısı olduğunda eceller istinsah edilir; yani ana defterden kopyalanıp meleklere verilir. Öyle ki bir adam yolculuğa çıkar, gezer tozar; hâlbuki onun ismi yaşayanlar listesinden, ölüler listesine çoktan kaydedilmiştir.”

Öyle ki bir adam, o sene içinde büyük bir maksatla yola çıkar; hâlbuki o, diriler sınıfından ölüler sınıfına çoktan neshedilmiş, yani nakledilmiştir. Lâkin kendisinin bundan haberi yoktur. Yine bir adam, o sene içinde evlenir; hâlbuki o sene içinde öleceği, ezelî programda meleklere bildirilmiştir.

Bu hakikatler, konunun anlaşılması için kâfidir. Şunu da ilâve edelim ki; halk arasında “Salâtü’l-Elfiye” adıyla bilinen bin rek‘atlık namazın, bu geceye mahsus sünnette bir aslı yoktur. Bunlar, bazı evliyâullahın talebelerine yaptığı tavsiyelerdir. Sünnet-i Seniyye’de bu geceye has muayyen bir namaz şekli tayin edilmemiştir.

Hülâsa-i kelâm, Üstad Bedîüzzaman Hazretleri’nin bir mektubundaki şu ifadeler, bütün bu izahları harika bir surette toparlamaktadır. Hapishanedeki arkadaşlarına hitaben şöyle buyurur:

“Aziz, sıddık kardeşlerim, bu medrese-i Yusufiyede ders arkadaşlarım!

Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadirde otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta her bir amel-i salihin ve her bir harf-i Kur’ân’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar.

Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’ân’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”

Görüldüğü üzere bu gecede özellikle üç şey tavsiye edilmektedir:

Kur’ân-ı Kerîm: Allâh’ın en razı olduğu ve en mühim ibadettir.

İstiğfar: Zira bizim en ziyade ihtiyacımız olan şey aff-ı ilâhîdir. Hadisler, bu gecenin en büyük lütfunun “af” olduğunu müjdelemiştir.

Salavât-ı Şerîfe: Rahmeten li’l-âlemîn olan Resûlullah (s.a.v.) Efendimize bir rahmet duasıdır. Her dua kabul ile red arasında mütereddittir; ancak salavât-ı şerîfe makbuldür. Allâh’a ulaşmanın en yakın vesilesi, rahmet-i ilâhiyenin mümessili olan Efendimize ulaşmaktır. Ona ulaşan ise Allâh’a ulaşır.

Allâhu Teâlâ hepimizin beratını versin.

Yâ Rabbi! Bu gecede affını ihsan eyle, günahlarımızı mağfiret eyle. Bizleri Kendine hakikî kul kabul eyle. Emanetini kabzedinceye kadar, bizleri emanetinde emin kıl. Hastalarımıza şifâ-yı âcil, borçlularımıza edâlar, yolcularımıza selâmetler ihsan eyle. Sekerât-ı mevtte olan kardeşlerimize ve hepimize hüsn-ü hâtime nasip eyle.

Son nefesimizde kelime-i tayyibe-i münciye olan:

أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

diyerek huzuruna gelmeyi bizlere müyesser eyle yâ Rabbi.

Bu şehadet üzere bizi yaşat, bu şehadetle ruhumuzu kabzeyle. Kabre bu şehadetle girdir, kabirden haşre bu şehadetle çıkar yâ Rabbi! Bizleri bu şehadetle Cennetine koy.

Yâ Rabbi! Bu derslerde bizleri topladığın gibi; haşirde Livaü’l-Hamd-i Muhammediyye altında, Kevser Havuzu etrafında ve Cennetü’l-Firdevs’te Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in komşuluğunda da bizleri topla. Kalplerimizde hususî ne maksatlarımız varsa, bu dersin bereketini üzerimize ihsan eyle; ne sıkıntımız varsa bertaraf eyle. Bizden dua bekleyen, kalbiyle dua müntazır olan kardeşlerimizin de hayırlı matlup ve maksatlarını ihsan eyle. Korktuklarımızdan emin, umduklarımıza nâil eyle yâ Rabbi.

Bizleri hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’de muvaffak eyle. Kur’ân hâdimi olarak yaşat ve o zümre içinde haşreyle. Yeryüzünde iman ve Kur’ân için çalışan bütün Müslümanlara yardım eyle; bizleri de ilmî mücâhidîn sınıfından eyle. Düşmanlarımızın planlarını âkîm bırak, kendi aleyhlerine çevir. Dünyayı fitne ve fesada boğanları, şer komitelerini kahr-u perişan eyle.

Kur’ân’ı evvelâ bizde, Müslüman âleminde, sonra da bütün cihanda hâkim eyle.

Yâ Rabbi! Şu ümmet, Senin rahmetinin mazharı olan Rahmeten li’l-Âlemîn Efendimizin ümmetidir. Bu ümmeti perişan etme. Bizler, ümmet-i Muhammed olarak, kendi hatamızla Kur’ân’ı ihmal ettiğimiz ve nazarımızı başka şeylere çevirdiğimiz için dünya hayatında zillete düştük; bunu itiraf ediyoruz. Bu gecenin hürmetine, Resûlullah (s.a.v.) hürmetine ve Ramazan’da nâzil olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân hürmetine bu ümmete merhamet eyle. Bizlere hatamızı ve kusurumuzu bilmeyi nasip eyle.

Yâ Mukallibe’l-Kulûb! Kalpler Senin elindedir. Kur’ân’dan gayrısına dönmüş olan kalplerimizi doğrudan Kur’ân’a çevir yâ Rabbi. Bizi düştüğümüz bu zilletten kurtaracak olanın, ancak bu dönüş olduğunu biliyor ve iman ediyoruz. Duamıza icabet eyle. Kur’ân’dan yüz çevirdiğimiz için bu hâli hak ettik; lâkin nereden girdiysek çıkışın da oradan olduğunu biliyoruz. Kalplerimizi tekrar, tıpkı Asr-ı Saâdet’teki sahâbe efendilerimiz gibi Kur’ân’a çevirmeyi nasip eyle.

آمِين، آمِين وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

الفاتحة

2021 Berat Gecesi Dersi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir