DUYURULAR

Şüpheli Şeyler

أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

Şüphenin Fıkhî Zemini

Şüpheli şeyleri terk etmek meselesi, özellikle helâl gıda bahsi etrafında, sıkça yanlış anlaşılan ve çoğu zaman şüphe ile vehmin birbirine karıştırıldığı mühim bir fıkıh konusudur. Bu meselede esas alınan temel nass, Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın şu beyanıdır:

الْحَلَالُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا أُمُورٌ مُشْتَبِهَاتٌ وَبَيْنَهُمَا أُمُورٌ مُشْتَبِهَاتٌ لَا يَعْلَمُهُنَّ كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ فَمَنِ اتَّقَى الشُّبُهَاتِ فَقَدِ اسْتَبْرَأَ لِعرْضِهِ وَدِينِهِ وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ وَقَعَ فِي الْحَرَامِ كَالرَّاعِي يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يَقَعَ فِيهِ

“Helâl bellidir, haram da bellidir. Bir de bu ikisi arasında ise şüpheli bazı şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmez. Kim bu şüpheli şeylerden sakınırsa, ırzını ve dinini temize çıkarmış olur. Kim de şüpheli şeylere dalarsa, sonunda harama düşer. O kişi koru etrafında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Onun o yasak koruluğa düşmesi pek yakındır.”

Bu hadîs, dinde ve fıkıhta asıl kabul edilen temel bir ölçüdür. Ancak burada zikredilen şüphenin ne olduğunu güzel anlamak, vehim ve vesveseden ayırt etmek lazımdır. Şüphe zihne gelen her türlü tereddüt değildir:

Şüphe: Şer‘an muteber olan; yani ilme, emareye ve fıkhî değerlendirmeye dayanan bir tereddüttür.

Vehim ve vesvese ise kişinin kuruntusundan doğan ve hiçbir ilmî değeri olmayan tereddüttür. Bir nevi hastalıktır.

Bu ikisini birbirine karıştırmak, din adına büyük bir hataya kapı aralar.

Şüphenin İlmî Mahiyeti ve Ölçüsü

İmam-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûm’da şüphenin kaynaklarını tafsilatlı şekilde ele alır; hangi tereddüdün şüphe, hangisinin vesvese olduğunu açık ölçülerle ayırır. Bu bahis, yüzeysel bir yaklaşımla kavranacak bir alan değildir. İnce bir fıkıh bilgisi gerektirir. Fıkıh bilmeyen bir kimsenin, kendi iç sıkıntısını veya hoşnutsuzluğunu “şüphe” diye adlandırıp ona göre hüküm vermesi ve Resûlullah’ın bu hadîsini kendine delil yapması doğru değildir.

Şüphe, ilimden doğar. Onun derecesini tayin etmek de yine ilimle mümkündür. Bu sebeple böyle meselelerde fakihlere müracaat edilir veya kişi okuyarak, öğrenerek meseleyi ehlinin koyduğu ölçülerle anlamaya çalışır. Nitekim bu konuyu okuyan birçok kimse “okuduk ama zorlandık” demektedir. Bu zorluk, meselenin basit olmadığını gösterir.

Dinde Aşırılık Tehlikesi: Mütenattı‘lık

Her meselede “bunda şüphe var, terk edelim” anlayışıyla hareket eden kimseler, farkında olmadan hem kendilerini hem de ümmeti helâke sürüklerler. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) bu hâli şu ifadeyle uyarmıştır:

هَلَكَ الْمُتَنَطِّعُونَ

Mütenattı’lar helak oldular.

Mütenattı’, zorlama yapan, yani dinde vehimle hareket eden, vesvese derecesinde aşırıya gidip tekellüf eden kimsedir. En küçük bir vehimde “bu haramdır” diyerek her şeyi terk eden,

• Sünneti farz derecesine çıkaran,

• Vesvesesini muteber bir şüphe gibi sunan kimse bu tehdidin muhatabıdır.

Bu hâl, zahirde vera ve takva gibi görünse de hakikatte sahte bir dindarlık görüntüsünden ibarettir.

Selef-i Salihîn’den Bir Misal:

Yerde bulunan bir hurma tanesini alıp “Bunun sahibi kimdir?” diye soran kimseye, Hazret-i Ömer (radıyallâhu anh) kızmış ve o hurmayı yemesini emretmiştir. Güya o adam bu haliyle vera göstermektedir. Hâlbuki şeriat böyle bir hurma tanesinin alınıp yenilmesini helâl kılmıştır; bir hurma tanesi değersiz olduğu için yolda bulunsa yenilebilir.

Allâhu Teâlâ’nın ikazı da bu istikamettedir:

لَا تَغْلُوا فِي دِينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ

Dininizde haksız yere aşırıya gitmeyin.” (Maide-77)

Yani şeriatta olmayan, ilimsiz ve mesnetsiz bir yol ile dinde taşkınlık yapmayın.

Hadîsin Umûmî Çerçevesi ve Umûr-u Müştebihât

İmam-ı Gazâlî, şüpheli şeyler bahsine başlarken bu hadîsi esas alır ve “Bu, dinde asıldır” der. Resûlullah’ın “şüpheli şeyi terk edin” emri, her durumda aynı hükmü ifade etmez:

1. Farz veya Vacip Olan Terk: Bazı şüpheler vardır ki terk edilmesi farz veya vaciptir; fakihler bu gibi durumlarda hadîse dayanarak haram veya tahrîmen mekruh hükmü verirler.

2. Vera ve Azimet Olan Terk: Bazı şeyler ise fıkhen helâldir; terk edilmesi vera ve azimet nev‘indendir. Bunun da kendi içinde mertebeleri vardır.

Dolayısıyla bu hadîs, mutlak ve tek yönlü bir ölçü değildir; merâtibine göre anlaşılır. Kimi yerde bu emir vücûb ifade ederen, kimi yerde istihbâb ifade eder.

Şüpheden Sakınmanın Hikmeti ve Nebevî Temsil

Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), ayrıca “ğalutat” denilen karmaşık, helal ve haramın iç içe geçtiği meseleler hakkında da uyarıda bulunmuş ve bunlardan nehyetmiştir. Çünkü ğalutat, onda hata yapma ihtimali çok yüksek olan ve helâl ile haramın, doğru ile yanlışın iç içe geçtiği girift meselelerdir. Böyle konularda aceleyle fetva vermek ayrı bir fitnedir.

Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) buyurur:

اَلْعِلْمُ ثَلَاثَةٌ: كِتَابٌ نَاطِقٌ، وَسُنَّةٌ قَائِمَةٌ، وَلَا أَدْرِي

İlim üçtür:

1. Kitab-ı nâtık, yani Kur’an’ın açık hükmü

2. Sünneti kâime, yani sünnetin açık beyanı

3. Bir de “bilmiyorum” demek.

Kur’ân’ın muhkem nassı ve Resûlullah’ın açık söz veya fiili; bunlar kesin ilimdir. Bunun dışında kalan ve girift hâle gelen meselelerde “bilmiyorum” demek de ilmin bir parçasıdır. İmam-ı Gazâlî’nin ulemaya ısrarla hatırlattığı hususlardan biri de budur. Sahabe fetvada acele etmezdi. Helâl ve haramı söylerken ve iman hakikatlerini anlatırken son derece cesur ve açık idiler. Fakat fetva meselesine gelince birbirlerine havale ederlerdi.

Kur’an ve sünnette açıkça helâl veya haram olduğu bidirilen şeyler bellidir. Bunun dışında kalan ve iki tarafa da benzeyen, yani bir cihetten helali andıran, diğer cihetten haramı andıran şeyler vardır ki hadiste geçen umûr-u müştebihât bunlardır. İşte bunlar ancak ince bir fıkıh bilgisiyle bilinebilir ki çoğu insan için bu alan kapalıdır; hatta bazen müçtehit bile bunların bazısında tereddüt eder ve hükmü Allah ve Resûlünün ilmine havale eder.

İllette Şüphe Bahsi (Muhallil – Muharrim)

Şüpheli şeylerden ittika eden, onlardan bilinçli şekilde uzak duran kimse yalnızca dinini değil, aynı zamanda haysiyetini, şahsiyetini, itibarıni ve din adına sorumluluğunu da korumuştur. Şüpheli alanlarda pervasızca dolaşan kimse, nihayetinde harama düşmekten emin değildir. Bu hâl, Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) verdiği temsil ile daha iyi anlaşılır:

Kim de şüpheli şeylere dalarsa, sonunda harama düşer. O kişi koru etrafında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Onun o yasak koruluğa düşmesi pek yakındır.”

Koruya girmek yasaktır; fakat çevresinde hayvanlarını otlatan kimsenin, bir anlık gaflet anında hayvanlarının koruluğa girmesi mümkündür. Bu teşbih, şüpheli alanların neden tehlikeli olduğunu açıkça ortaya koyar. Demek şüpheli şey, zatından dolayı haram değildir; fakat harama açılan bir kapı olduğu için yasaktır.

İmam-ı Gazâlî, bu noktadan hareketle şüphe meselesini uzun uzun ele alır. Burada yapılan izah, meseleyi ana iskeletiyle kavratmaya yöneliktir. Derinlemesine tahkik isteyenler, İhyâ’daki bütün tetkikatı baştan sona okumalıdır. Zira orada ince farklar gösterilir, itirazlara cevaplar verilir.

İmam-ı Gazâlî, evvela helâl-i mutlak ile haram-ı mahzı ele alır. Bunlar, hükmü açık olan alanlardır. Ardından şüpheli şeylere geçer ve şüphenin kaynağına göre kısımlara ayrıldığını beyan eder. Şüphe, tek bir mahiyette değildir; beş menşeden doğabilir. Ancak Gazâlî, tafsilata girdiği yerde bu menşeleri dört kısım olarak işler.

Birinci Kısım: İllette Şüphe Edilmesi Durumu (Yani Muhallil ve Muharrim’de Şüphe)

Bu kısım, Muhallil veya Muharrim, yani helâl edici veya haram edici sebebin o şeyde tahakkuk ettiğinde şüphenin bulunmasıdır.

Muhallil: Bir şeyi helâl kılan illet ve sebeptir.

Muharrim: Haram kılan sebeptir.

Bir şeyin helâl veya haram sayılabilmesi, bu illetlerin tahakkukuna bağlıdır. Eğer bu illetlerin gerçekleşip gerçekleşmediğinde şüphe varsa, artık o şey hakkında kesin bir helâl veya haram hükmü verilemez. Bu şüphe, vehim değildir; şer‘an muteberdir. Zira bir emareye, bir delile dayanır; kişinin kuruntusundan ibaret değildir.

Bu tür şüphelerde de iki durum söz konusudur:

İhtimallerin Eşitliği: Helâl edici ve haram edici ihtimaller eşitse, istishab deliline gidilir. İstishab, asıl olan hükmün devamına hükmetmektir. Yani bir şeyin en son bilinen hükmü ne ise, aksi kesinleşinceye kadar o hüküm geçerlidir. Helâllık asıl ise helâllık, haramlık asıl ise haramlık devam eder. Şüphe, yakini bozmaz.

Bir İhtimalin Galip Gelmesi: Eğer iki ihtimalden biri galipse, hüküm galip olana göre verilir.

Buna göre bu birinci kısmın dört mertebesi oluyor.

6.1.a: Asıl Olanın Haramlık Olduğu Şeyde Helal Edici Sebebin Şek Mertebesinde Olması

Burada durum şöyle ele alınır: Asıl olanın haram olduğu bir konuda, helâl edici sebebin gerçekleşip gerçekleşmediğinde şüphe vardır. Bu hâlde içtinab vaciptir. Zira asıl olan haramlıktır; helâllık kesinleşmemiştir.

Av Meselesi Misali:

Bir kimse bir hayvana ok atar; hayvan gözden kaybolur, sonra suya düşmüş hâlde ölü bulunur. Hayvanın suda boğularak mı öldüğü, yoksa okla vurulup ölü hâlde suya mı düştüğü bilinmemektedir. Bu durumda şüphe vardır; fakat bu vehim değildir, muhtemel bir şüphedir. Avlanan şeylerde asıl olan haramlıktır. Helâl edici illet (yani onun vurulma sebebiyle öldüğü) yakinen sabit olmadığı müddetçe bu hayvan helâl olmaz, terk edilmesi vaciptir.

Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), Adiyy bin Hâtim’e şöyle buyurmuştur:

لَا تَأْكُلْهُ فَلَعَلَّهُ قَتَلَهُ غَيْرُ كَلْبِكَ

Onu yeme; belki senin köpeğinden başkası öldürmüştür.”

Eğitimli av köpeğinin avladığı hayvanın üzerinde başka bir hayvanın da diş izi görülürse, onu terk etmek vaciptir. Buradaki “لَعَلَّهُ” ifadesi, ihtimali gösterir; fakat bu ihtimal, hükmü değiştirecek derecede muteber bir ihtimal ve şüphedir.

6.1.b: Asıl Olanın Helallık Olduğu Şeyde Haram Edici Sebebin Şek Mertebesinde Olması

Bu durumda asıl olanın helallık olduğu bir şeyde, haram edici sebebin tahakkukunda şüphe vardır. Bu hâlde asıl olan helâllıktır ve şüphe yakini ortadan kaldırmaz, helal olur.

Talak (Boşanma) Misali:

İki kişi iki kadınla nikâhlanır. Bir kuş uçar; birisi “Eğer bu kuş kargaysa hanımım boş olsun”, diğeri “Karga değilse hanımım boş olsun” der. Fakat kuşun ne olduğu bilinmez ise; normalde mutlaka bir talakın vuku bulması gerekir. Fakat burada hangisinin talakının vuku bulduğu bilinemediğinden muharrimde şüphe bulunduğu için asıl olan helâllık hükmü devam eder, ikisi için de talak vaki olmaz.

Demek şüphe, her durumda terk etmeye sebep değildir. Şüphe; kaynağına, derecesine ve fıkhî konumuna göre değerlendirilir. Gazâlî’nin bu bahisteki temel maksadı da budur: Vehimle şüpheyi ayırmak, ihtiyat ile vesveseyi birbirinden tefrik etmek ve dinde aşırılığın önüne geçmektir.

Şek, yakini ortadan kaldırmaz; çünkü asıl olan yakindir. Bu sebeple, şüphe vuku bulduğunda hüküm kendiliğinden değişmez. Şüphe, ancak fıkhî ölçüler çerçevesinde değerlendirilir.

6.1.c: Asıl Olanın Haramlık Olduğu Şeyde Helâl Edici Sebebin Zann-ı Galip İle Olması

Üçüncü mertebe, asıl olan tahrim, yani haramlık olduğu, ancak bu haramlığı ortadan kaldıracak muhallilin (helâl edici sebebin) zann-ı galip ile arız olması durumudur.

• Daha evvelki iki mertebede muhallil ile muharrim ihtimali eşitken, bu üçüncü mertebede haram edici sebep zayıflamış; helâl edici sebep ise zann-ı galip derecesine yükselmiştir. Yani galip olan ihtimal helâllıktır. Şayet bu galip zan, şer‘an muteber bir emareye dayanıyorsa, hüküm itibarıyla fıkhen helâllık tercih edilir.

• Bununla beraber, bu tür bir durumda o şeyden içtinab etmek vera’ olur.

Vera’, takvanın üst mertebesidir. Takvanın alt mertebesi, açık günahı terk etmektir; vera’ ise şüpheli olanı da terk etmektir. Hatta bazen, harama düşme endişesiyle helâlin dahi terk edilmesidir. Ancak burada çok mühim bir kayıt vardır: Vera’ sebebiyle terk edilen bir şey hakkında “Bu fıkhen haramdır” diye fetva verilmez. Ruhsatla amel edenler ayıplanamaz, kınanamaz. Fıkhî hüküm helâllıktır; terk ise vera’dır.

Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) Ölçüsü:

“Müftî fetva verse bile kalbine danış.” Bu, fıkhî hükmü inkâr etmek değil; kişinin kendi takva derecesini muhafaza etmesidir.

Misal (Av Meselesi):

Bir kimse ava ok atar, av gözünden kaybolur; bir müddet sonra onu ölü olarak bulur. Hayvanın üzerinde, kendi okundan başka bir iz yoktur. Hayvanın onun yaralaması sebebiyle ölmesi mümkün olduğu gibi, düşme sebebiyle ölmesi veya başka bir sebepten dolayı ölmüş olması da mümkündür. Bu ihtimallerin varlığı sebebiyle, avladığı hayvanı terk etmek zorunlu değildir. Zira burada helâllık zann-ı galiple mevcuttur. Muhtar olan görüşe göre bu av helâldir; çünkü yaralama zahir ve muhakkak bir sebeptir. Bununla birlikte, kişi helal edici sebebin tahakkukunu yakinen bilmediği için terk ederse bu davranış vera’ olarak değerlendirilir.

İbn Abbas’tan nakledilen şu rivayet bu makamı özetler:

كُلْ مَا أَسْمَيْتَ وَدَعْ مَا أَنْبَتَّ

“Vurduğun anda öldüğünü gördüğünü ye; sonradan bulduğunu ise bırak.

6.1.d: Asıl Olanın Helallık Olduğu Şeyde Haram Edici Sebebin Zann-ı Galip İle Olması

Dördüncü mertebede ise helâllığın asıl olduğu bir şeyde haram edici sebep zann-ı galiple arız olmuştur. Bu zann-ı galip, şer‘an muteber bir emareye dayanıyorsa, istishab delili terk edilir ve haramlıkla hükmedilir. Normalde şek yakini bozmaz; ancak burada galip zan söz konusudur. İstishab, ancak o şey hakkında delil bulunmadığında başvurulabilen zayıf bir delildir. Resûlullah’ın “şüpheli şeyleri terk edin” emri, bu gibi durumlarda ihtiyatı gerekli kılar.

Misal:

Bir kimse, muayyen bir alamete dayanarak galip zannıyla iki kaptan birinin necis olduğuna hükmeder ama hangisinin necis olduğunu yakinen bilemese, bu kanaate galip zanla varmış olduğu için her iki kaptan da içmesi haram olur.

6.2. İkinci Kısım: İhtilât (Karışma) Sebebiyle Ortaya Çıkan Şüpheler

Bu durum, helâl ve haram olan şeylerin birbirine karışması sebebiyle ortaya çıkan şüphe durumudur. Mesela; bir kısmı müzekkâ (şer’î usulle kesilmiş), bir kısmı ise meyte (ölü eti) olan etler olsa; ama hangisi müzekkâ hangisi meyte olduğu bilinmese; böyle durumlarda hükmün medarı, adedin mahsur veya gayri mahsur olmasıdır. Şöyle ki:

6.2.1. Aded-i Mahsur (Sınırlı Sayı)

Sayısı belirlenebilir ve kuşatılabilir olan miktardır.

Hüküm: Bu durumda ihtiyat mümkün olduğundan umumunun terk edilmesi vacip olur.

Misaller:

● Bir ölü hayvan eti ile bir müzekkâ (şer’î usulle kesilmiş) hayvanın karışması durumudur. Burada hepsinden içtinab etmek ve tüm etleri terk etmek icmâ ile vaciptir.

● Bir süt annenin on kadınla karışması. Bu durumda da tüm kadınların kızlarıyla evlenmekten kaçınılır.

Bu tür durumlarda, helâlin adedinin haramdan çok olmasına itibar edilmez. Kaçınmak mümkün olduğundan hepsi terk edilir. Adet mahsur olduğu müddetçe, karışımın hepsi tek bir şey gibi değerlendirilir.

6.2.2. Aded-i Gayri Mahsur (Sınırsız / Çok Sayı)

Sayısı kuşatılamayacak kadar çok olan durumdur.

Hüküm: Bütünüyle kaçınmak mümkün değildir. Burada hüküm helallıktır. Fakat bazı durumlarda terk etmek vera’ olur, bazısında ise terk etmek vesvese sayılır.

Şöyle ki; görüldüğü üzere adedin mahsur veya gayr-ı mahsur olmasına göre hüküm değişiyor. Ancak ne kadarın mahsur ne kadarın gayr-ı mahsur olduğunun kesin bir ölçüsü yoktur, ancak örf ve içtihadla tesbit edilir. Kaçınılmasında ziyade meşakkat olmayanlar mahsur, ziyade meşakkat olanlar ise gayr-ı mahsurdur. Gayr-ı mahsur olanların da bazısı öyle geniş bir dairede veya adettedir ki kaçınmak neredeyse mümkün olmayacak derecede meşakkatlidir. Bu durumda kaçınmak vesvese olur. Bazısında ise kaçınmak meşakkatli ise de vera’ sahiplerinin tahammül edebileceği derecededir. Bu durumda kaçınmak fıkhen vacib değildir ama vera’ ve takva sayılır.

Misal: Bir veya birkaç süt annenin, büyük bir beldenin kadınlarıyla karışması. Böyle bir durumda herkesle evlenmekten kaçınmak muteber değildir. Bu, vesveseye girer. Ama yine gayr-ı mahsur bir adette olsa, fakat daha küçük bir beldede olsa kaçınmak vera’ olur.

6.2.3. Gayri Mahsur Alanlarda Nebevî Uygulama

Bu hükümlerin delilleri, İmam-ı Gazâlî tarafından uzun uzun ele alınmıştır. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın zamanında vuku bulan hadiseler de bu ayrımı açıkça göstermektedir. Resulullah’ın zamanında gayri mahsur alanlarda, şüphe sebebiyle umumî bir terk yoluna gidilmemiştir.

Asr-ı Saadet’ten Misaller:

Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın devrinde ganimet malından bir zırh çalınmış, hem yine bir aba çalınmıştır. Ancak Allah Resûlü, hiçbir sahabeye “Bu müddet içinde satılan malları sakın satın almayın; belki çalıntıya denk gelirsiniz” dememiştir. Çünkü bu, geniş ve gayr-ı mahsur bir alandır.

6.2.4. Muteber Şüphe ve Asıl Haramlara Dikkat

Muteber şüphe, bir bilgiye ve delile dayanır. Kişi, içinde haram bulunduğunu kesin bildiği fakat bu haram malın hangisi olduğunu tayin edemediğinde; eğer haram da helâl de gayr-ı mahsur bir şekilde karışmışsa –ki Gazâlî, “Bu zamanımızdaki mallar gibi” diyor– burada umumi terk mümkün değildir.

Üstad Hazretleri’nin bu konuda söylediği “Böyle acip bir zamanda, şüpheli mallarda zaruret derecesinde iktifa etmek lazımdır.” sözünü yukarıdaki fıkhî ölçü içerisinde mana etmek gerekir. Burada lazım dediği terk, bazı şartlar altında vücuben lazım, bazı şartlarda da takva ve vera’ cihetinden lazım manasındadır. Bazı gayr-ı mahsur alanlar ise onun muradı dahilinde değildir.

6.2.5. Kazançtaki Karışıklık ve Şahsî Vera

Selef arasında da bu tür vera örnekleri çoktur. Üstad Hazretleri’nin “memurların ve zenginlerin malı bana yedirilmiyor” sözü, böyle bir takva ve vera tavrını ifade eder. Burada fıkhî bir haramlık değil, şahsî bir ihtiyat vardır.

Bir kimsenin kazancında hem helâl hem haram bulunabilir:

Haram Kısmı Fazla İse: Kerahet tahrîme yaklaşır.

Helâl Kısmı Fazla İse: Kerahet tenzîhe yaklaşır.

Ancak her hâlükârda kişi, “Ben bunun malından yemiyorum” diyebilir; bu vera olur. Fakat “Bu haramdır” deme hakkı yoktur. Bir malın çalıntı olduğu kesin biliniyorsa, onu almak haram olur. “Çalan başkasıdır, beni ilgilendirmez” denilemez.

6.3. Üçüncü Kısım: Muhallile Ârızî Bir Günahın Bulaşması

Bu kısımda, helâl edici sebep (muhallil) sabittir, onda şüphe yoktur. Ancak bu sebebe, bir günah bitişip arız olmuştur. Bu günah da ya o sebep ile beraberdir veya sebebin öncesinde veya sonrasında veya onun bedelindedir. Bu dört durumda da fıkhî hüküm değişmez, helaldır fakat derecesinde göre vera’ ve takvaya mecal vardır.

6.3.1. Birinci Durum: Günahın Sebeple Beraber Olmasına Örnekler:

Cuma Ezanı: Cuma günü ezan okunduğu sırada yapılan bir satış akdi, fıkhen geçerlidir; alışveriş aslında helâldir. Ancak cuma namazına gitmemek gibi bir günah, bu akde arız olmuştur.

Gasp Edilmiş Bıçak: Gasp edilmiş bir bıçakla hayvan kesilmesi böyledir. Kesme fiili helâl edici sebeptir ve mevcuttur; fakat bıçağın gasp edilmiş olması ondan ayrı ârızî bir günahtır. Bu günah, kesilen hayvanı fıkhen haram kılmaz.

Esas Kaide: Fıkıh, bıçağın gasp edilmiş olmasına değil, kesmenin sahih olup olmadığına bakar. Sahihse helaldır. Hem Cuma ezanı vaktinde yapılan alışveriş akdin sıhhatine bakar, sahihse helaldır. Buna rağmen kişi, bu tür mallardan yememeyi tercih ederse övülür; yerilmez. Takva ve vera^dır. Fakat buna “haramdır” diyemez ve başkalarına bunu dayatamaz.

6.3.1.a. Şüphe–Kerahet Ayrımı, Vera–Vesvese Hududu

İmam-ı Gazâlî burada çok mühim bir kayıt düşer: Böyle günahların arız olduğu durumlarda o mallara “şüpheli” denmesi, ıstılahta bir tesamühtür. Yani müsamahalı bir tabirdir. Çünkü hakikatte bu, şüphe değildir; çünkü helâllık kesindir. Burada şüphe kelimesinden murad tiksinti, çekince anlamındadır. Arapça kerahet diye tabir edebileceğimiz bir şeydir.

Bu dediğimiz tiksinti, kerahet haletinin üç mertebesi vardır; takva ile vesvese arasındaki fark bu mertebeler arasındaki dengede saklıdır:

Vera Mertebesi:

Kişi, kendini daha nezih tutmak için böyle şeylerden uzak durur. İşte bu hâl övülür, yerilmez.

Mübalağa (Vesvese) Mertebesi:

Artık mübalağa haddine ulaşan mertebedir. Bu, âlimlerin vera’ı değil; vesvesecilerin vera’ zannettiği bir tutumdur. Zira öyle bir hududa varır ki artık ondan kaçınmak mümkün olmaz.

Evsat (Orta) Mertebe:

İki tarafa da benzeyen, orta derecede bir mertebedir.

Gazâlî Hazretleri buna misal vererek der ki:

Gasp edilmiş bir köpekle yapılan avda görülen kerahet, gasp edilmiş bir bıçakla kesilen hayvandaki kerahetten daha şiddetlidir. Demek ki bunlar aynı derecede değildir. Bazı vesveseciler, bu dereceleri görmeyip her şeyi aynı kefeye koyarlar. İmam Gazâlî’nin bu bahiste uğraştığı zümre de ekseriyetle bu mübalağacılardır.

6.3.1.b. Vesvese ve Dinde Aşırılık Tehlikesi

Bu vesvese derecesinde olan kerahet hâline misal olarak şunu zikreder: Bir adam, bir kimseden bir şey satın alır. Sonra işitir ki o kimse bu malı cuma gününde satın almış. Ama Cuma gününde tam Cuma ezanı vaktinde aldığında dair de kesin bir bilgi yoktur. Adam, “Belki ezan vaktinde almıştır” ihtimaliyle malı geri götürüp iade eder. Artık bu kadar zorlamanın da bir mânası yoktur. Bu, vesvesedir ve mübalağanın son hudududur.

Böyle ihtimallerle gidilirse işin ucunu tutmak mümkün değildir:

• Bugün “Cuma ezanından dolayı bunu dedin. Peki o adam malı cumartesi satın almış olsaydı sorun olmayacak mıydı? Ne biliyorsun belki cumartesi de başka bir günah ona arız olmuş olabilirdi?” Bu şüphenin sonu gelmez.

• İnsanlar içinde günahkârlar pek çoktur. Sadece Cuma değil, hangi günde bir mal satın alsan, satıcının malına bir günahın arız olmuş olması mümkündür.

• Böyle ihtimallerle bir helal terk edilmez. Böyle vesveseler ve mübalağalar insanı paranoyaya sürükler.

Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) şu ikazı hatırdan çıkarılmamalıdır: “Din kolaydır. Kim dine galip gelmeye kalkarsa, din ona galip gelir.” Hiç kimse “Ben İslam’dan daha takva olacağım” demesin. “Din buna helal demiş ama ben daha takva olabilirim” demektir bu. Böyle bir şey takva değil; takvanın sûretine bürünmüş bir belâdır.

6.3.1.c. Başkalarını Sorgulama ve Tecessüs Hududu

Bu noktada bir sual varit olmuştur: “O adamı bulup sorma zorunluluğu var mı?”

Cevap: Sorma zorunluluğu olmadığı gibi sorması yasaktır; zira kişi “Vera göstereceğim” diye insanlara eziyet edemez. Sormak ezadır. Eza da haramdır. Onun için insan bazen takva zannıyla harama düşer:

• Birinin kazancında haram olduğundan şüphelendiğin için “Sen bu malı nereden kazandın?” diye sorgulamak câiz olmaz.

• Bu; rencide etmek, hakaret, sû-i zan ve gıybet gibi kaç türlü haramı içinde barındırır. açar.

• Vera zannettiği şey vebaldir.

6.3.2. İkinci Durum: Sebebe Sonradan Bir Günahın Arız Olması Durumu

Gazâlî Hazretleri, günahın sonradan veya dolaylı yoldan arız olduğu misalleri de ele alır: İçki satılan bir yere üzüm satmak veya yol kesiciye kılıç satmak gibi. Burada ulemanın ihtilafı vardır.

İmam Gazâlî’nin Bu Durumda Tercih Ettiği Hüküm.

Akid sahih ise, o satıştan alınan mal helâldir. Fakat kişi günah kazanır.

Misal:

Bir adama silah sattın; galip zanla onun bunu bir cinayette kullanacağını biliyorsun. Gazâlî der ki: Alınan ücret fıkhen helâldir; fakat o akdi yapmakla kişi günah kazanır. Haramlık ücretin zatında değildir; yapığı fiildedir.

Vesvese Sınırı:

Bu bahsedilen konu da günahın sonradan sebebe arız olmasının kesin veya zann-ı galiple bilinmesi durumudur. Eğer böyle değilse; mesela bir adama üzüm sattın. Adam gidip evinde onunla içki yapabilir diye; veya bıçak sattığın adam bir gün hiddetlenip onunla birini öldürebilir diye şüphe edip terk etmek vehim ve vesvesedir.

6.3.3. Üçüncü Durum: Sebebin Evveline Bir Günahın Arız Olması

Buna örnek olarak, haram bir mer’adan veya gasbedilmiş bir yemden otlamış olan bir koyunun etinden yemek verilebilir.

6.3.4. Dördüncü Durum: Sebebin Bedeline Bir Günahın Arız Olması

Buna da faizle borç almış bir kimseye ev satmak örnek olarak verilebilir. Bu son iki meselenin efradında çok muhtelif dereceler vardır. Bunların hepsinde fıkhen hüküm helal olmakla beraber günahların dereceleri ve yakınlığına göre vera’ ve takva durumu tefavüt etmektedir. Gazali çok örneklerle bu konuları anlatmaktadır. Tafsilatlı bilgi için ona müracaat edilmelidir.

6.4. Dördüncü Kısım: Müçtehitlerin Şüpheleri

Müçtehidlerin şüpheleri delillerdeki ihtilaftan doğar:

• Müçtehit delillerin ihtilafı ve tearuzundan dolayı tereddüd ve şüpheye düşebilir. Bu durumda içtihadıyla hareket eder.

• Delillerin kuvvetine göre hüküm verir.

• Bu bahis, usûl-i fıkıhta daha derinlemesine işlenen ve azami dikkat isteyen bir kısımdır.

 

سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَبِحَمْدِكَ لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّتِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Bunlara da bakabilirsiniz

Helâl ve Şüpheli Gıda Meselesi

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله ربّ العالمين، والصلاة والسلام …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir