Cenab-ı Hak, dünya hayatını bir imtihan meydanı kılmış; dünya hayatının ziyneti olan malı, evladı ve hanımları insan için birer fitne suretinde halk etmiştir. Buradaki fitne, insanı şiddet ve meşakkat potasında eriterek tasaffi ettiren, yani cevherini ortaya çıkaran bir tecrübedir. İnsan, nefsine ve ailesine karşı şefkatini Allah namına kullanmazsa, bu nimetler birer düşmana dönüşerek ebedi hayatı tehlikeye atar. Bu meşakkatli dünya sahrasında insanın başı büyük bir beladadır; zira Kur’an-ı Azimüşşan, yakıtı insanlar ve taşlar olan dehşetli bir ateşten haber vermektedir:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا “قُٓوا” اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ
Ey iman edenler! Kendinizi ve ailelerinizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.
Ancak bu ateş haberi, mümin için bir korku değil, bilakis rahmet-i ilahiyenin bir irşadıdır. Nasıl ki bir çocuk, annesinin şefkatli tokadından korkup yine annesinin kucağına sığınıyorsa, Allah Teala da kulu azabıyla ikaz ederek onu kendi merhamet kapısına davet eder.
İnsan, bu dünya meşgalesi içinde bazen nefsine mağlup olup o ulvi takva elbisesini yırtar. İşte bu noktada bu ikaz, bir padişahın kulu helak etmek istemesi değil, bilakis bir annenin şefkatli tokadı gibi kulu rahmet kucağına, yani Tevbe-i Nasuh kapısına sevk etmek içindir.
Bu dehşetli akıbetten korunmanın ve selamete ermenin yegane yolu, Allah’tan hakkıyla sakınmak, yani takva ve ittika kalesine sığınmaktır.
Takva, kelime manası itibariyle kendini korumak, sakınmak ve vikaye etmek demektir. Ayet-i kerimedeki قُوا (koruyun) emri, tek harfli muazzam bir irşattır; insanı nefsini ve ailesini takva zırhıyla o ateşten muhafaza etmeye çağırır. Takva, Kur’an tezgahında dokunan bir elbisedir ve bu elbiseyi giyen kul için ateşin harareti bir selamete dönüşür. Mümin, bu dünyada Allah’ın yasaklarından sakınarak bir siper edindiğinde, ahirette cehennemden geçerken ateş ona: “Çabuk geç, nurun alevimi söndürüyor!” diye nida eder. Çünkü takva, cehennemin öfkesini yatıştıran manevi bir serinliktir.
Günah ile takva elbisesini yırtan mümin, nasuh tövbe iğnesiyle o yırtığı diker. Nasuh tabiri, belagat ve lügat cihetinden muazzam manalar barındırır. Bu kelime, nasih kelimesinin mübalağa sığasıdır; yani sadece pişmanlık değil, ziyadesiyle halis, pek samimi ve nasihat edici bir tövbe demektir. İşin sırrı şudur: Nasihatin aslı halisliktir, riyadan ve sahtelikten uzak olmaktır. Hatta bu kelime hıyatat yani terzilik kökünden gelir. Mümin, ruhundaki sökükleri samimiyet ipliğiyle yamayıp ıslah eder. Bir veçhiyle de tövbenin kendisi nasuh bir şahsiyet gibi tecessüm eder; sahibine “Kendini ateşe atma, Rabbine dön!” diyerek en halis nasihati verir.
Bu selamet yolunun tekemmül etmesi için altı mühim esası kalpte cem etmek icap eder:
- Mazideki günah üzerine tam bir pişmanlık (nedamet): Bu, tövbenin kalbidir.
- Farzların iadesi: Terk edilen bir farz varsa, sadece “affet” demek kâfi gelmez; o borcun kaza edilmesi şarttır.
- Zulmün defi (redd-i mezalim): Birinin hakkı gasp edilmişse, o haksızlık ortadan kaldırılmadan yapılan tövbe, akmaya devam eden necis su ile abdest almaya benzer; hal münafi olduğu için temizlik hasıl olmaz.
- Helallik almak: Zulmü defettikten sonra, hak sahibiyle bizzat helalleşmek icap eder.
- Gelecekte dönmemeye azmetmek: Burada “dönmemek” değil, “azmetmek” tabiri mühimdir; çünkü beşerdir, yine düşebilir. Ancak tövbe anında niyeti tam bir kopuş ve kat’i bir azim olmalıdır.
- Nefsi taatte terbiye etmek: Nefis, daha önce nasıl günahın lezzetiyle yoğrulduysa, şimdi de ibadetin meşakkatiyle yorulmalı ve ıslah edilmelidir.
Şeytanın en büyük desisesi, “Sen yine düşersin, senin tövben tutmaz” diyerek kulu ümitsizliğe sevk etmesidir. Halbuki tövbe yolunu kapatan her fikir şeytanidir. Yarın nefes alacağının garantisi olmayan bir abdin, “yine yaparım” endişesiyle tövbeyi terk etmesi büyük bir cehalettir. Oysa kul, bu vesveseye kulak vermeyip Rabbine yöneldiğinde, karşısında sonsuz bir rahmet kapısı bulur.
Tövbenin en ali mertebesi, kulun her türlü beşeri kapıdan ümidini kesip, “Ya Rabbi, Senden başka günahları affeden, bağışlayan yoktur” itikadıyla ilahi dergaha yüz sürmesidir. Kul, bu halis sığınma ve vahdaniyet ikrarıyla Rabbine döndüğü vakit, Rahmet-i İlahiye coşar ve Cenab-ı Hak, meleklerine o kulu için: “Bu kulum bildi ki, Benden başka günahları affeden yoktur” buyurarak kulunun sıdkını bizzat tasdik eder. Bu ilahi şehadet, kulun tövbesini Nasuh kılar ve onu hiç günah işlememiş gibi pak bir hale getirir.
Meselelerin hakikatine nüfuz edildiğinde görülür ki, Allah’tan sakınan ve O’na tam bir emniyetle dayanan kul için her meşakkat bir ferahlığa gebedir. Resul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın şahsında tecelli eden o hadise, bu sırrın en latif timsalidir. Hanımlarının gönlünü hoş etmek için helal olan bir şeyi kendine yasak kıldığında gelen ilahi ikaz, zahiren bir itap (azarlama) gibi görünse de hakikatte en ali bir şefkattir. Allah Teala, en sevdiği kulunun kendisini bu derece darlığa düşürmesine, meşakkate sokmasına müsaade etmemiştir. “Niçin haram edersin?” suali, “Kendini bu kadar yorma, bu yükü sırtına alma” manasında bir hafifletmedir. Burada saklı olan belagat sırrı şudur: Cenab-ı Hak, nebisinin en küçük bir sarsıntısına bile razı olmayarak ona olan muhabbetini ve şanının yüceliğini göstermiştir.
İnsanın Allah’a olan itimadı ve tevekkülü, O’nun Mevla (veli ve dost) ismi şerifine yaslanmasıyla kemale erer. Bir mümin, Allah’ı kendine gerçek dost ve dayanak bildiğinde, dünya ve ahiret korkuları ondan zail olur. Nitekim Tahrim Suresi’nde iki zaife kadının (Ezvac-ı Tahirat’ın) Resulullah’ın gönlünü incitmesi karşısında, Allah Teala’nın; Kendisini, Cibril’i, salih müminleri ve melekleri o nebinin arkasında birer zahir (destekçi) olarak göstermesi muazzam bir tahşidattır. Bu durum, muhatabın gücünden dolayı değil, o makamın azametini ve hukuka riayetin ehemmiyetini bildirmek içindir. Allah, en güçlü esbabı en zayıfın karşısında yığarak, hem nebinin hukukunu muhafaza etmiş hem de o kadınlara karşı olan hilmini ve adaletini göstermiştir.
Bu sırrın mertebelerini anlamak için Kur’an’ın sunduğu şu mühim kıyaslara bakılmalıdır:
Nuh ve Lut’un hanımları, iki büyük peygamberin nikahı altında olmak gibi bir yakınlığa sahip olmalarına rağmen, kalplerinde sıdk ve iman olmadığı için o yakınlık onlara bir fayda sağlamamış, ateşe girenlerle beraber olmuşlardır. Demek ki asıl olan, bir şahsa veya makama dayanmak değil, Allah’a karşı nasih ve samimi olmaktır.
Asiye Validemiz, Firavun gibi bir zalimin sarayında, her türlü maddi darlığın ve işkencenin ortasındayken, imanıyla “Rabbim, senin yanında benim için bir beyt bina et” diye iltica etmiştir. O, dünya saltanatını terk ederek hakiki Mevlasına tevekkül etmiş ve bu sayede en büyük zahmetin içinden ebedi bir rahmete ulaştırılmıştır.
Meryem Validemiz, iffetini ve fercini koruyarak nefsini hevasından, ruhunu insanların ünsiyetinden kesmiştir. Bu takva ve sakınma hali, ona Allah’tan bir ruhun (İsa Aleyhisselam) hibe edilmesine ve Cenab-ı Hakk’ın kelimatını tasdik etmesine vesile olmuştur. Fercini hıfzetmekle esrar-ı ilahiyeye muttali olmuş, en ağır imtihanın içinden bir mucize ile çıkmıştır.
Lafzın ve gramerin inceliklerinde saklı olan bir diğer nükte ise عَسَى (Asa – umulur ki) kelimesidir. Bu ifade Allah’tan geldiğinde kat’i bir vaat manası taşır; Rabbimiz, sakınan ve tövbe ile kendine dönenlerin günahlarını örteceğini ve onları cennetlere koyacağını taahhüt etmiştir:
Rabbimiz günahlarınızı bağışlasın ve sizi altından nehirler akan cennetlere kabul etsin .
O dehşetli haşir gününde Allah, nebisini ve onunla beraber olan müminleri asla mahcup etmeyecek, nurlarını önlerinde ve sağlarında koşturacaktır. Bu halis yönelişin ahiretteki tecellisi muazzam bir nurdur.
Işıkları önlerinde ve sağ taraflarında parlayacak.
Nasuh tövbe ve takva ile tasaffi edenlerin nurları, Sırat köprüsü üzerinde önlerinde ve sağlarında koşar…
Münafıkların nuru yarı yolda sönerek onları karanlıkta bırakırken, müminler “Rabbimiz nurumuzu tamamla ve bizi bağışla!” diye dua ederek selamete ererler. Bu nur, dünyadaki sırat-ı müstakimin ahiretteki yansımasıdır; kim bu dünyada Allah’ın emirlerini kendine rehber edip sırat-ı müstakimden ayrılmazsa, orada da nuru sönmeden selamete erer.
Neticede, günah ne kadar büyük olursa olsun, Nasuh tövbe o lekeyi hiç işlenmemiş gibi siler; zira tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibi pak ve tahir olur.
Neticede, Allah’tan sakınmak (takva) ve her işinde O’nun hakimiyetine ve rahmetine itimat etmek (tevekkül), kulu cehennem çukurundan cennet bahçelerine taşıyan bir emniyet yoludur. Bu yolun yolcusu, başına gelen her bir hadiseyi Allah’ın alim ve hakim isimlerinin bir tecellisi olarak görür, O’nun şefkatli terbiyesi altında olduğunu bilir ve “Allah bizim Mevlamızdır, O ne güzel dosttur” diyerek gönül huzuruna erer. Hakiki saadet, fırtınalı hadiseler içinde bile Allah’ın yardımıyla sükunete ermek ve O’nun lütfuna ram olmaktır.
Yusuf Selami Hoca’nın Tahrim Suresi Tefsiri dersinden alınmıştır.










