DUYURULAR

Helâl ve Şüpheli Gıda Meselesi

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ربّ العالمين، والصلاة والسلام على رسولنا محمدٍ وعلى آله وصحبه أجمعين

Helâl ve Şüpheli Gıda Meselesi

Birinci sual, helâl gıda meselesine dairdir. Günümüzde toplumda sıkça dile getirilen bazı iddialar bulunmaktadır. Bunlar arasında, bazı gıdalarda domuz yağı veya alkol bulunduğu, kola gibi içeceklerin alkol içerdiği, yoğurtlarda domuz menşeli jelatin kullanıldığı, tavukların kesiminin helâl olup olmadığı gibi hususlar yer almaktadır.

Bununla da sınırlı kalmayıp, ilaçlar meselesi de gündeme getirilmektedir. Gargara gibi bazı ilaçların üzerinde “alkol içerir” ibaresi bulunmaktadır.

Bu tür şüpheli gıda ve ürün iddialarının yaygınlaştığı bir ortamda, bir müminin bu meseleler karşısında takınması gereken şer‘î tavır nedir? Helâl ve haram dairesinde esas alınması gereken temel ölçüler nelerdir?

Cevap: Bu helâllik–haramlık ve “helâl gıda” meselesi, bir dönem daha da yaygındı. Bu başlık altında çok fitneler çıkarıldı, Müslümanlara ciddi rahatsızlıklar verildi. Hatta bazı kimseler bunu başka maksatlar için de kullandı.

Bu meseleyi, fıkıh derslerinde, necasetler bahsi içinde ele aldık; oraya da bakılabilir. Burada esaslarıyla ifade edelim.

Şüphesiz helâlinden yemek, mümin için çok mühimdir. Hatta takvanın başlangıcı helâl lokmadır. Fakat helâl dairesi, bu tarz telkinlerde bulunan kimselerin zannettiği gibi dar değildir. Elbette haram yenmez; ancak vesveseye düşerek helâl dairesini daraltmaya da gerek yoktur.

Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm, bu tür vesveseli ve evhamkâr tutumlar için şöyle buyurmuştur: “Din kolaylıktır. Kim dine galip gelmeye kalkarsa, din ona galip gelir.” Yani hayat yaşanmaz hâle gelir. Yani dindeki kolaylığı bırakıp, “ben daha takvalı olayım” diye zorlama bir yol tutmak, hakikatte takva değildir, -Üstad’ın ifadesiyle- takva zannıyla harama düşer.

İlimsiz bir şekilde hareket edilmez. Vesvese ve evhamın kaynağı da çoğu zaman ilimsizliktir.

Şeriat-ı İslâmiye, yeme içme hususunda genişlik göstermiştir. Yeme içmeye insanların zarurî ihtiyaçları bulunduğu için Allah Teâlâ bu sahada daireyi geniş tutmuştur. Bunun en açık delillerinden biri, Ehl-i kitabın yiyecekleri meselesidir.

وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُم

Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.” (Maide-5)

Bu ayet, Ehl-i kitabın taamının –yani onların yemeğinden ve kestiğinden yemenin– helâl olduğunu açıkça bildirir.

Ehl-i kitabın kestiği yenir mi?

Yenir. Hâlbuki onlar Müslüman değildir; bazı âdetleri vardır, keserken Hz. İsa’nın adıyla kesmeleri de mümkündür. Buna rağmen şeriat bu noktada işi sıkı tutmamış; onların dinleri gereği Allah’ın adıyla kesmeleri gerektiği esasına dayanarak hüküm vermiştir. Buna binaen şayet bir mümin, Ehl-i kitaptan birinin hayvanı keserken Allah’tan başkasının adını andığını görür veya işitirse, işte o zaman ondan yiyemez. Fakat böyle bir şeye muttali olmadığı sürece, Allah Teâlâ’nın koyduğu kaide şudur: Ehl-i kitabın kestiği helâldir. Burada aslî hâl esas alınır. Hatta burada bazı alimler “Madem Allah ehl-i kitabın kestiği helaldır dedi. İsa’nın adıyla da kesse yenir.” dedi.

Eğer insan, “Belki öyle dememiştir, belki başka bir şey söylemiştir; ben ihtiyaten yemeyeyim” derse, bu defa ayetin mânâsı fiilen iptal edilmiş olur. Her seferinde gidip bunu araştırmak dinin emri değildir. Din böyle bir zorluk getirmemiştir.

Aynı kaide Müslüman için de geçerlidir. Bir Müslüman’ın kestiği yenir. O Müslüman’ın besmeleyi terk etmiş olma ihtimali üzerinden vesvese üretmek, harece (meşakkate) sebep olur. Harec, dinde yoktur; hatta böyle bir düşünce haramdır. Çünkü ilimsiz bir şekilde dine külfet ve meşakkat vermiş, dinin meşru dairesini daraltmış olur, hem de mümin kardeşine su-i zan etmiş ve onu töhmet altına almış ve kalbini de kırmış olur. Bundan dolayı takva zannıyla harama düşmüş olur.

Bu vesvese, sosyal hayatta da çok yanlışlara yol açmaktadır. Misafirliğe gidildiğinde, ikram edilen börek için “Hangi yağı kullandın?” diye sormak; hatta “Bunu hangi parayla aldın?” gibi sorular sormak, ev sahibine ezadır. Bir mümine eza vermek ise haramdır. Onun için misafir olduğu kişiye bu tür sorular sormak haramdır.

Burada temel bir kaideyi iyi öğrenmek gerekir:

Yakinen bildiğimiz bir haram varsa, ondan uzak dururuz. Bilemediğimiz hususlarda ise, hakikat-i hâle muttali olmakla mükellef değiliz. Helâl gıda meselesinde bunu bir esas olarak kabul edin.

Hakikat-i hâle ıttıla etmek, bizim vazifemiz değildir; bu gaybdır. Kur’ân bizi böyle bir şeyle mükellef kılmamıştır. Çünkü bu harectir, meşakkattir.

وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ

Allah dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır.” (Hac-78)

Hazret-i Ömer radıyallahu anh’tan nakledilen bir hâdise bu kaideyi çok güzel açıklar.

Bir grup sahabeyle birlikte dağlık bir bölgede iken abdest almaları icap eder. Dağın kenarında bir havuz vardır. Sahabelerden biri, havuz sahibine sorar: “Buraya vahşi hayvanlar gelip su içer mi?” Maksadı, hayvanların ağzıyla suyun necis olabileceği ihtimalidir. Hazret-i Ömer hemen müdahale eder ve der ki: “Sorma. Niçin işi müşkil hâle getiriyorsun?”

Zira dinin emri açıktır: Bir suda necaset alameti olarak renk, tat ve koku değişikliği yoksa, o su temizdir. Velev ki vahşi hayvanlar gelip içmiş olsun. Sen buna muttali değilsen, mükellefiyet yoktur. Teklif, ıttıla ile olur. Allah, senden bildiğinle amel etmeni ister. Senin için o su temizdir; onunla aldığın abdest, Allah indinde de makbuldür.

Dindeki kolaylığı bozmamak gerekir. Bu, Mutezile’nin düştüğü bir hatadır. Onlar, “Nefsü’l-emirde o şey kötüdür ama sen bilmediğin için affolundun” derler. Hâlbuki bu ifadede, afvolmuş olsa dahi zatında gizli bir kusur olduğu anlaşılır.

Halbuki biz ehl-i sünneetin ölçüsü şudur:

Allah bir şeyi kabul etmişse güzeldir; reddetmişse çirkindir. Allah kabul etmişse, o şey benim için temizdir. Onda hiçbir kusur yoktur.

Fıkıhta temizlik yollarından biri de hibe yoluyla temizliktir. Mesela, üzerinde necaset bulunan bir elbise düşünelim. Bu elbiseyi, herhangi bir açıklamada bulunmadan bir başkasına hibe ettiğimde -yani “bu elbise necistir” demediğim sürece- o elbise, alıcı açısından temiz kabul edilir. Hibe eden kişinin, elbisenin necis olduğuna dair beyanda bulunma zorunluluğu da yoktur. Alıcı elbiseyi alır ve kullanır; isterse üzerinde necaset bulunsun. Hatta fukaha böyle hediye etme işlemini necaseti temizme yolları içinde saymaktadır.

Bu noktada şunu da özellikle vurgulamak gerekir:

Böyle meseleleri sorup araştırmak, hem dine uygun değildir hem de karşıdaki insanı rahatsız edecek, ona eza verecek bir hâl alıyorsa bu ayrıca haramdır.

“Bunu nereden kazandın?”, “Helâl parayla mı aldın?”, “Bunun içine ne koydun?” gibi sorular, açık bir şekilde mümine ezadır.

Şimdi gelelim gıdaların içine konulan maddelere. Ürünlerin üzerinde “domuz yağı yoktur” gibi ibareler görüyorsunuz. Bunları özellikle yazdıran şey, Müslümanlar arasında üretilen bu vesvese ve fitnedir. Aslında âlem-i İslâm’da böyle bir beyanı yazmak zorunda da değiller. Fakat hassasiyet sebebiyle yazıyorlar. Adam “ürünlerimizde domuz yağı yoktur” diyor. Buna rağmen çıkıp “yalan söylüyorlar” demek neye dayanıyor? Kim görmüş, nerede görmüş? Ravi kimdir? Böyle mesnetsiz sözler dinde hüccet olmaz.

Ben bizzat gözümle görsem, bir yerde bir maddenin içine domuz yağı katıldığını görsem, o ürünü yemem. Bu sadece beni bağlayan bir şeydir. Başkasına hüccet olmaz. Üstelik bu da benim için sadece o ürün için geçerlidir. Aynı markanın başka ürünlerini yiyebilirim. Çünkü onları görmedim. Benim gördüğüm, benim hakkımda bile diğer ürünler için hüccet değildir. Kaldı ki, benim gördüğüm şey başkası için nasıl hüccet olsun? Birine “şu üründe domuz yağı var” dediğimde, eğer o kişi bana inanırsa yalnızca o ürün için ondan yiyemez; ama bana inanmak zorunda değildir. Fakat söylentilere dayanıp insanlara “filan marka haramdır, kullanmayın” demek, ticaret hukukuna tecavüzdür ve günahtır.

Bu noktada, İmam-ı Gazâlî’nin İhyâü Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde vesvese ve şüphenin kaynaklarını anlattığı bölüm çok mühimdir. Hadiste “şüpheli şeyleri terk edin” buyruluyor; fakat şüphe nedir?

Şüphe ile vesvese ve evham farklı şeylerdir. Şüphe ve evhama itibar edilmez. Şüphe ise, itibara şayan bir delile dayanan şeydir. Gazâlî Hazretleri, bu farkı orada tafsilatlı şekilde izah eder.

Yine İhyâ’da geçen bir hâdise vardır:

Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm’a Irak tarafından bir peynir getirilir. O dönem Irak fethedilmiş bir belde değildir. Sahâbe, “Bu bölgede peynirin içine domuzdan bir şey katıyorlar” der. Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm şu soruyu sorar:

Bu yediğime katıldığını gördünüz mü?”

Hayır” denilince, “O hâlde yiyin” buyurur.

Burada verilen ölçü nettir: Görmediyseniz yiyin.

Buradan mayalanma meselesine geliyoruz. Peynir yapımında, yeni doğan hayvanın midesinden çıkan bir sıvı kullanılır. Bu sıvı aslında fıkhen necistir. Buna rağmen Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm peynirin mayalanması için bunun kullanılmasına izin vermiştir. Ulemâ buradan şu kaideyi çıkarmıştır:

Bir maddenin ıslahı için, necis bir madde kullanılırsa bu caizdir. Çünkü burada ifsat değil, ıslah vardır.

Hem bir şeyin bir maddeye karışması ayrıdır; onunla imtizaç edip istihaleye uğraması, yani başka bir şeye dönüşmesi ayrıdır. Mayalanma ile bu madde başka bir hâle inkılâb eder ve peynir olur.

Şu mide sıvısı konusuna dayanarak ulema demiştir ki, bir ilacın tesiri için içine necis bir madde (meselâ alkol) katılırsa, bu tesir ve ıslah maksadıyla ise caizdir. Eğer o şey istihâleye uğrar ve başka bir maddeye inkılap ederse zaten temizdir. Meselâ domuz, tuz gölüne düşüp tamamen tuz hâline gelse, artık ona domuz denmez; tuz denir.

Son olarak şu hâdise buna delildir:

Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm, Medine’nin havasına alışamayan bir gruba deve idrarını şifa niyetiyle içmelerini söylemiştir. Burada şunu da bilmek lazımdır. Necis demek “mikrop” demek değildir. İdrar necistir ama onda mikrop yoktur, sterildir. Çok şey vardır ki içinde mikrop olduğu halde şeriat onu temiz saymıştır. Şeriatın necaset ölçüsü, tıbbî temizlikle karıştırılmamalıdır. Normal şartlarda necis bir şey içilmez. İdrar da necistir içilmez. Ancak şifa kesin veya zann-ı galiple biliniyorsa, caiz olur. Nitekim yılan zehrinden ilaç yapılmaktadır.

 

İkinci Sual: Gayrimüslim memleketlerinde et alırken yapılması gereken araştırmanın sınırı nedir?

Cevap: Burada sorulması gereken soru domuz eti olup olmadığıdır. Zira onlarda domuz eti de satılmaktadır. Kasaplarında koyun eti, dana eti, domuz eti ayrı satılır.

Sorulacak soru budur; onun ötesine geçip “Nasıl kesildi, hangi isim anıldı?” diye araştırmak gerekmez. Dana eti olduğunu öğrendiğinde mesele bitmiştir. Hristiyanların kestiği yenir; bunda şer‘an bir mani yoktur.

Hatta bazı âlimler demişlerdir ki: Hristiyan veya Yahudi, keserken putun adını, meselâ Hz. İsa’nın adını anmış olsa bile, bunu duymadığın sürece et helâldir. Çünkü Allah Teâlâ bu hususta mutlak hüküm vermiştir.

وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْ

Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir.”

Allah Teâlâ burada ayrıntı koymamıştır. “Git, araştır; nasıl kesti, ne dedi?” dememiştir. Bilakis, “Onların taamı size helâldir” buyurmuştur. Sen o sırada keserken ne dediğini duymadıysan, sana ne? Allah helâl dedi. Sana düşen, bu hükme göre hareket etmektir.

Yani Allah Teâlâ adeta şunu demektedir: “Git ye.” Bunun mânâsı, ayrıca araştırma yapma demektir. Sana izin verilmiş bir dairede, vesvese ile o daireyi daraltma.

 

Üçüncü Sual: Parfüm ve kolonya kullanımı namaza mâni midir?

Cevap: Evvelâ şunu ayıralım: Parfüm veya kolonya abdesti bozmaz. Zira abdest, vücuda giren bir şeyle bozulur. Bir insan baştan ayağa necasetin içine girse, abdesti bozulmaz. Çünkü necasetin teması abdesti bozmaz. Bu sebeple parfümün veya kolonyanın abdestle hiçbir ilgisi yoktur.

Burada sorun şudur: Necis midir, bununla namaz olur mu, yıkanması gerekir mi?

Parfüme gelince; kokunun tesirli olması için içine alkol katılması bir mahzur teşkil etmez. Bu necis değildir. Bir zararı yoktur. Bazı daha sıkı tutanlar bunu necaset-i hafife kabilinden saymışlar ve elbisenin dörtte biri gibi bazı kayıtlar zikretmişlerdir; fakat buna ruhsat veren alimler de vardır. Bu caizdir. Çünkü bu bir ıslahtır; kokunun tesirini sağlamak için yapılmaktadır.

Zaten yasak olan, alkolün kendisi değil; sarhoşluk vermesidir. Parfüm sarhoşluk verir mi? Vermez. İçilemez zaten. Sürülmesinde de bir beis yoktur.

Kolonya meselesine gelince; burada biraz tevakkuf etmek gerekir. Bir taraftan “ıslah için alkol kullanılır” denilir fakat diğer taraftan kolonyadaki alkol oranı yüksektir; derecesi 30, 40, 60, 90 derece olanlar vardır. Bu oranlar, sırf ıslah için gereken miktarın üzerinde görünmektedir. Hem kolonyayı içen ve onunla sarhoş olan kimselerin bulunduğu da bilinmektedir. Bu sebeple kolonyanın içilmesi zaten haramdır. Fakat sürülmesi hususunda günümüz alimlerinde ihtilaf vardır. Bazı Arap ulemâsından caiz diyenler görülmüşse de bu konuda kesin bir hüküm vermek yerine tevakkuf etmek daha ihtiyatlıdır. Yani kolonya hakkında “kesin helâldir” veya “kesin haramdır” diyemiyorum.

 

Dördüncü Sual: İçki satılan yerlerden helâl ürün alışverişi yapmanın ve boykotun dindeki yeri nedir?

Cevap: İçki satılan bir yerden içki alınmaz. Fakat içki haricinde bir şey alınabilir. Zira bir kimseyle ticaret yaparken, onun başka haram işleri bulunabilir. Alışverişte esas olan, satılan malın helâl olmasıdır. Yoksa alışveriş yaptığın adamdan bir “temiz sicil belgesi” getirmesini din emretmemiştir.

Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm, Yahudilerle alışveriş yapıyordu. Yahudiler kazandıkları malların bir kısmını İslâm aleyhinde kullanıyorlardı; buna rağmen Resûlullah onların ticaret hukukuna müdahale etmedi. Bu noktadan zımmîlerin (İslam devletinin himayesinde yaşayan ehl-i kitabın) ticaret hukukuna tecavüz edilmemesi gerektiği özellikle vurgulanmalıdır.

Boykot meselesi ise ayrıdır. Müslümanların, emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker çerçevesinde, bir fesadı def etmek için sosyal bir tepki olarak boykot yapmaları mümkündür. Bu, bir sosyal tavırdır. Fakat bunu “din emri” diye sunmak doğru değildir. Din adına “buradan alışveriş haramdır” denemez.

Bir yerde içki satılıyor diye, oradan ekmek almanın haram olduğu söylenemez. Sen ekmek alıyorsun; içki almıyorsun! Aynı şekilde sen bir şey satıyorsun; alan kişinin onu nerede kullandığı seni ilgilendirmez. Bu, satıcının mesuliyeti değildir.

Bazı kimseler şahsî olarak, “Ben paramı daha mütedeyyin birine kazandırayım, bu tarz günahları işleyenlere de bir tepki göstereyim” diyebilir. Bu, şahsî ve sosyal bir tercihtir; yapılabilir. Fakat din adına “oradan alışveriş yapmak haramdır” demek haddi aşmaktır.

Hele günümüzde, özellikle büyük şehirlerde, içki satılmayan yer bulmak neredeyse mümkün değildir. Böyle bir durumda hayatı ızdırap hâline getirmenin de bir mânâsı yoktur. Din, bize böyle bir meşakkat yüklememiştir.

سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Soru–Cevap 18 Dersinin Hülâsası

Helâl Lokma, Takva ve Vesvese Ayrımı

Helâlinden yemenin takvanın başlangıcı olduğu, ancak helâl dairesinin daraltılmasının dinin muradı olmadığı ifade edilmiştir. Vesvese ile hareket etmenin ilimsizlikten doğduğu, takva zannıyla harama düşülebileceği beyan edilmiştir. Şeriatın yeme–içme hususunda genişlik tanıdığı, kolaylığı esas aldığı hatırlatılmıştır.

Hakikat-i Hâle Ittıla ve Şer‘î Kolaylık

Bir şeyin haram olduğuna yakinen vakıf olunmadıkça araştırma yapmanın gerekmediği, hatta tecessüsün yasak olduğu izah edilmiştir. Hakikat-i hâle muttali olmakla mükellef olunmadığı, mükellefiyetin ıttıla ile sabit olduğu belirtilmiştir. Hazret-i Ömer’in su kıssasıyla bu kaide somutlaştırılmış; renk, tat ve koku değişmedikçe suyun temiz kabul edileceği anlatılmıştır.

Ehl-i Kitabın Taamı ve Kesim Meselesi

Kur’ân’ın ehl-i kitabın yiyeceklerini helâl kıldığını, bu sebeple onların kestiğinin yenebileceğini beyan ettiği ifade edilmiştir. Kesim sırasında ne söylendiğini araştırmanın dinen emredilmediği, aslî hâl üzere hükmedileceği açıklanmıştır. Yurt dışında da domuz eti olmadığı öğrenildiğinde etin yenebileceği belirtilmiştir.

Gıdalardaki Maddeler, İstihâle ve Islah

Gıdalara katılan maddeler hususunda mesnetsiz söylentilere itibar edilmemesi gerektiği vurgulanmıştır. Bir maddenin necis olsa bile ıslah için kullanılması hâlinde caiz olabileceği, mayalanma misaliyle anlatılmıştır. İstihâle ile maddenin başka bir hâle dönüşmesi durumunda hükmün değişeceği izah edilmiştir.

Alkol, Parfüm ve Kolonya

Şeriatın alkolün kendisini değil, sarhoşluk veren hâlini yasakladığı belirtilmiştir. Alkolün birçok gıdada tabii olarak bulunduğu, yasak olanın “sarhoş edici olması” olduğu ifade edilmiştir. Parfümün ve kokunun tesiri için alkol kullanılması caiz görülmüş; abdestle hiçbir ilgisi olmadığı açıklanmıştır. Kolonya konusunda ise içilmesinin haram olduğu, sürülmesi meselesinde ihtilaf bulunduğu ve tevakkuf edildiği belirtilmiştir.

İçki Satılan Yerlerle Alışveriş

İçki satılan bir yerden içki alınamayacağı, fakat helâl olan başka şeylerin alınabileceği ifade edilmiştir. Ticarette esas olanın malın helâl olması olduğu, satıcının diğer günahlarının alıcıyı bağlamadığı belirtilmiştir. Boykotun dinî hüküm değil, sosyal bir tavır olabileceği vurgulanmıştır.

Netice

Ders boyunca esas alınan ölçü şudur: Din, ilim ve fıtrat birlikte okunur. Vesvese değil yakîn esas alınır. Arazdaki değişim cevherde değişim değildir. Helâl dairesi geniştir; daraltmak ilimsizliktir.

Bunlara da bakabilirsiniz

Şüpheli Şeyler

أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir