DUYURULAR

“Allah Semavat Ve Arzın Nurudur.” Ayetinin Tekvine Bakan Vechi

Mealen: Allah semavat ve arzın nurudur. Onun nurunun meseli, içinde bir kandil bulunan mişkat gibidir. O kandil bir cam fanus içindedir. O cam fanus ise sanki parlak bir yıldızdır. Onun yakıtı, ne şarka ne de garba ait olan mübarek bir zeytin ağacımdandır. Zeytin yağı ise neredeyse ateş dokunmasa da ışık verecek. Nur üzerine nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna hidayet eder. Allah insanlar için meseller darbediyor ve Allah her şeyi bilir.

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌۜ  اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍۜ اَلزُّجَاجَةُ  كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ  نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌۙ

Nur suresi-35

Bu âyet, Risâle-i Nur’un zuhûru vaktinde Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin zihnine ilk açılan ve inkişâf eden âyetlerdendir.  Bütün Risale-i Nur bu ayetin hazinesinden zuhur etmiş. Risale-i Nur’un esası ve menbaı olan bir âyettir.

Bu ayet bir üslub-u temsilîyi ifade eder. Guya Allah-u Teâlâ bu âlemin güneşidir. Nasıl güneş her şeyi karanlıktan nûra çıkarır. Böylece her şey onunla görünmeye başlar. Hem de her şey onunla güzelleşir, renklenir, ziynetlenir. Hem nur, ülfet ve ünsiyet verir, karanlık ise vahşet ve dehşet verir. Öyle de mevcudatı yaratan, yani onları yokluğun karanlığından varlığın nuruna çıkaran Allahu Teala’dır. Hem onları hikmet ve gayelerle ve ulvî vazifelerle süslendiren ve renklendiren de Allahu Teala’dır. Hem rahmet ve keremiyle kainatı ışıklandıran, ülfet ve ünsiyet veren de yine Allahu Teala’dır.

Yani nur temsilinin üç hakikati vardır.

Birincisi; vücud vermektir. Yokluk karanlıktır. Vücud ise nurdur. Çünkü vücud bulmak, görünür olmak demektir.

İkincisi; ziynet ve güzelliklerinin zuhurudur. Mevcudatın ziynet ve güzelliği, üzerlerindeki san’atların harikalığı, inayetin latif nakışları, yaptıkları ulvî vazifeler ve delalet ettikleri kudsî manalardır. Bunlarla o mevcudat kıymetlenir, güzelleşir ve renklenir. Şu ziynet ve cemali onlara veren ve ulvî vezaif ve kudsî manalarda istihdam eden Allahu Teala olduğu gibi; bu manaların bilinmesi de yine ancak Allahu Teala’nın bilinmesine ve marifetine mütevakkıftır. Yani İkinci Şua’da anlatıldığı gibi, mevcudatın kemal ve cemali ancak Allahu Teala’nın vücud ve vahdetinden tezahür eder. Yoksa her şey abes ve kıymetsiz, vazifesiz ve hikmetsiz birer paçavraya dönüşür. Şu ikinci hakikat aynı zamanda ilmin hakikatidir. Çünkü ilim nurdur. Cehalet karanlıktır. Yani nasıl nurun vurmasıyla eşyanın ziynet ve cemali görünürse; Allahu Teala’nın bilinmesiyle de mevcudatın ziynet ve güzelliği anlaşılır, hikmetleri bilinir ve tılsım-ı kainat keşfedilir.

Üçüncüsü; nur ülfet ve ünsiyettir. Şu kainatı birbiriyle yardımlaştıran, aralarına muhabbet ve ünsiyeti atarak nurlandıran rahmet ve kerem-i rabbanînin nuru olduğu gibi; yine Allah’ın marifetiyle ve ona imanla bu kainat ünsiyetli bir dost meclisine dönüşür. Demek onun rahmet ve keremi bu kainatı ışıklandırdığı gibi, ona iman da mü’minin kalbinde bütün kainatı ışıklandırıp her şeyi dost ve ahbab olarak gösterir. Mü’minin nazarında kainat rahmet ve keremin nuruyla ışıklanmış görünürken, kafirin nazarında bütün alem karanlıklı, vahşetli ve dehşetli görünür.

Elhasıl: Allah semavat ve arzın nurudur. O bir Şems-i Ezelî’dir. Semavat ve arzdaki bütün mevcudat da O’nun tecelliyatını gösteren aynalardır.

Ayet sonra o nûra mesel verdi:

مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكاةٍ فِيهَا مِصْبَاح

“Onun nurunun misali, içinde kandil olan bir mişkât gibidir.”

Mişkât, evde kandilin konduğu gediktir. Duvarda bir oyuk olur, kandil oraya konur.

الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ

“Misbah bir cam içinde.”

Camın hasiyeti, misbahtaki alevin parlamasını ve ışık vermesini sağlamaktır.

الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ

“O cam ise sanki ışık saçan parlak bir kevkeb, yani bir gezegen, bir yıldızdır.”

Camı parlaklıkta yıldıza benzetmek, temsilin zahirine bakılırsa mübalağa görülür. Fakat Kur’an hakîm olduğundan mübalağa yapmaz. Camın hakikati -aşağıda anlatılacağı üzere- esma-i ilahiyeye işaret olduğundan ve her bir ism-i ilahî de güneş gibi bir alemi idare ve tenvir ettiğinden mübalağa değil, bilakis beşerin aklına bir tenezzül-ü ilahîdir. Ayetteki bu teşbih, insanın fikrini birden küllîleştiriyor. İkinci bir temsili zihne ilka ediyor. Manen şöyle diyor: “Buradaki temsili, küçük bir odadaki küçük bir kandil gibi tasavvur etme. Oda diye temsil edilen şey şu koca semavat ve arzdır. O halde nasıl bir odayı mişkattaki bir misbah zücacesiyle aydınlatıyorsa, sizin şu arz aleminizi aydınlatan güneş de ilahî bir misbah olarak mişkat hükmündeki burçlarından tulu ederek aleminizi aydınlatıyor. Aynen bu temsiller gibi  Allahu Teala da şu uçsuz bucaksız semavat ve arzın nuru, yani misbahı, yani güneşidir. Şu semavat ve arz, sizin arzınızdan ve odanızdan ne kadar büyük ise, o nisbette Allahu Teala’yı zat, sıfat ve esmasıyla bildirir.” diyor.

Bu noktada temsilin hakikatine şimdiden icmalen bir işaret yapmak faydalı olacaktır. İzahı ileride gelecektir. Zücace esma-i ilahiyedir. Esmanın menşei ve menbaı olan yedi sıfat-ı sübutiye misbahtır. Esma bu yedi sıfatın tecelliyatından ibarettir.  Mişkat ise ef’al-i ilahiyedir. Fiiller, esmanın âsâr üzerinde görünen nurudur.

Amma şu misbah hükmünde olan yedi sıfat-ı sübutiyenin kaynağı ve yakıtı, yani o misbahın yağı da şuunat-ı zatiyedir ki o da zeytin ağacıyla işaret edilen  Zat-ı Akdes-i İlahiyeden nebean etmektedir. İşte ayet şimdi bunu ifade etmek için diyor:
يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ

“Bu kandil mübârek bir zeytin ağacından yakıtını almaktadır.”

لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ

“Öyle bir zeytin ağacı ki ne doğuya ait ne de batıya aittir.”

Yani temsil cihetiyle; “Yeryüzünde bildiğiniz bir ağaç değil, bu dünyaya ait değil, semâvî bir zeytin ağacıdır.” demektir. Hakikat cihetiyle ise; Cenab-ı Hakk’ın hiçbir şeye benzemediğine, mümkinat cinsinden olmadığına ve onun misli ve misalinin olmadığına işarettir.

يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ

“Onun zeytin yağı neredeyse ateş değmeden ışık verecek.”

Bu ayette nur, halk ve icad manasında olduğuna göre bu cümle, Allah’ın eşyayı halk etmekte hiçbir meşakkat ve külfete girmediğine, yalnızca “ol” demekle eşyayı yaratığına işaret eder.

Nur, zuhur ve vuzuha işaret ettiğine göre ise; Cenab-ı Hakk’ın vücud ve vahdetinin, esma ve sıfatlarının ne derece aşikar, zâhir ve vazıh olduğuna işaret eder.

نُورٌ عَلَىٰ نُور

“Nur üzerine nurdur.”

Yani odada görünen nur. Onun üzerinde mişkatin nuru. Onun üzerinde zücacenin nuru. Onun üzerinde misbahın nuru. Onun üzerinde zeytin yağının nuru.

Bu cümle Cenab-ı Hakk’ın nûranî perdelerine, yani âsâr, ef’al, esma, sıfat ve şuunat perdelerine ve hepsinin üstünde de kibriya ve azamet perdesine işaret etmektedir. Cenab-ı Hakk’ın şiddet-i zuhurundan gizlendiğine, azamet ve kibriya perdeleriyle istitar ettiğine remzeder..

NÛR AYETİNDEN HAKİKATİN MERTEBELERİNE

Mişkâtın nuru camdan, camın nuru misbahtan, misbahın nuru  ne şarkta ne garpta olmayan ve hiçbir şeye benzemeyen bir zeytin ağacından gelen, neredeyse ateş değmeden dahi nur verecek olan bir yağdandır.. نُورٌ عَلَىٰ نُورٍ: Nurani perdeleri var; Nur üzerine nur, üzerine nur, üzerine nur, üzerine nur…

Şu odayı aydınlatan ve eşyayı parlatan ışık mişkâttan geliyor. Yani şu kâinatta gördüğün ve eserler üzerinde müşahede ettiğin bütün ziynet ve kemal, ef’al-i ilahiyenin kemalinden geliyor. O halde; şu kâinatta bilmüşahede görünen ziynet, ihtişam, cemal ve kemal, fiillerin kemâlinden gelir. Fiiller mişkattir. Güneş temsiline göre de burçtur.

Fiillerle Zat-ı Zülcelal’in nisbetinden esma-i hüsna tezahür eder: yaratma fiilinden Halık isminin, san’atla yapmaktan Sani’ isminin, rızıkılandırma fiilinden Rezzak isminin tezahür etmesi gibi. Demek fiilin kemali, ismin kemalinden gelir ve ona delalet eder.

Buradan anlaşılır ki fiiller ve isimler nisbî ve itibarîdir.

Fiil, masnuat üstünde eseri görünen tesir ve tasarruftur.

İsim ise o tesir ve tasarruf sebebiyle Zat-ı Zülcelal’in muttasıf olduğu ünvandır. Dolayısıyla ismin mertebesine çıkıldığında o isimden gelen bütün fiiller görünür. Mesela Halık isminin mertebe-i külliyesi, bütün halk fiillerini tazammun eder. Bu noktadan isimler, fiillerin mecmuunu ve vahdet mertebesini ve ihatasını gösterir. Mesela bir tek mahlukun yaratılması bir fiildir. Bu tek fiil de Halık isminden gelir ve onu isbat eder. Fakat Halık isminin mertebe-i külliyesine bakıldığında o şeyden başka bütün mahlukatın da halk edildiği  görülür. Yani o tek mahluku yaratan halk fiili, aslında bütün mahlukatı da kuşatmıştır.

Evet, her ne kadar o tek halk etme fiili de Halık ismine delalet eder. Fakat bu delalet, fiil mertebesinden isim dairesine doğru bir nazardır. Amma isim dairesine çıkıp oradan fiillere nazar edilse bütün halk etme fiilleri birden görülür. O vakit fiil mertebesinden isim mertebesine yükselinmiş olur.

Elhasıl: Her makam ve mertebede Cenab-ı Hakk’ın vücud ve vahdeti, esma ve sıfatı görülür ve bilinir. Fakat aralarında cüz’iyet ve külliyet, hususiyet ve umumiyet farkı vardır. Nasıl ki güneşin her bir şeyde, hatta en küçük bir cam parçasında da aks-i timsali görülür. Fakat ne kadar yukarı çıkıp, oradan aşağıya ihata dairesine bakılsa daha külli tecelliyat görülür.

Şu izahtan anlaşılıyor ki mişkat hükmünde olan ef’alin nuru, zücace hükmünde olan esmadan gelmektedir. Zücace, nasıl misbahın nurunun  parladığı mahal ise, isimler de Zat-ı Zülcelal’in ünvanlarıdır. Nisbî ve itibarîdir. Nisbî ve itibarî olduğu şuradan da zahir olur ki Muhyî ve Mümît, Rahman ve Kahhar, Azîz ve Rahîm gibi birbirine zıt celalî ve cemalî isimler vardır. İtibarî oldukları için cem-i zıddeyn lazım gelmez.

Masnuatta tefekkürle Sani’-i Zülcelal canibine fikren nazar ettiğimiz vakit, bize en evvel görünen tecellî, ef’aldir ve ef’alin arkasında da esmadır. Esma, padişahın giydiği üniformalara benzer. Nasıl ki bir padişah askeriyenin resmî gününde kumandan-ı azam üniformasını, adliyenin gününde hakim üniformasını, ilmiye dairesinin resmî gününde halife üniformasını giyerek raiyetine görünür. Öyle de Allahu Teala da  tasarrufatının dairelerinde bize ayrı ayrı ünüformalarla mütelebbis olarak tecelli etmektedir. Zat aynı zattır fakat ünvanları farklı farklıdır. Misbahın nuru nasıl zücacede parlarsa, tecelliyat-ı ilahiye de bize esma olarak görünür. O esmadan herbir isim, bir alemi tenvir ve tedbir eden bir güneştir. Fiillerin burçlarında, yani mişkatında tulu eder..

Meselâ, hayvanat âlemi… Nazar-ı gaflet ve dalâletle bakıldığında vahşet ve dehşet karanlıkları içinde, o aciz ve zayıf, hem kimsesiz ve muhtaç zihayatlar vazifesiz ve perişan bir vaziyette  görünürken; birden nur-u imanla bakıldığında bir Rabb-i Zü’l-Celâl’in Rahman ve Rahim, Kerim ve Muhsin gibi çok isimleri güneş gibi tulu edip o âlemi idare ettiği, karanlıkları izâle edip tenvir ettiği görülür. Şu isimler güneş gibi olup, ışıkları hükmünde olan hikmet, adalet, rahmet, inayet, terzik ve iaşe gibi fiillerlerle o alemi aydınlatıp tenvir ve idare eder. Işığın  temerküz noktası da burçlar olduğundan, şu fiiller güneşin burçlarına benzer veyahut tabir-i diğerle misbahın mişkatıdır.

Meselâ şu ayete bak:

وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُم وَ هُوَ السَّميِعُ الْعَليِمُ

“Nice hayvanat var ki hiç biri rızkını taşımaz ve depolamaz. Allahu Azimuşşan onları rızıklandırıyor ve sizi de o rızıklandırıyor. O her şeyi işiten ve her şeyi bilendir” (Ankebut-60)

Bu ayet hayvanat alemini tenvir eden bu “hikmet ve rahmet nezaretindeki iaşe ve terzik” fiillerini gösterip, o ışıkların zücacesi, o güneşlerin mişkatı olan Rahman ve Rahim, Hakim ve Kerim gibi çok esmayı akla bildirip, o esmanın menşei ve o zücacenin misbahı olan yedi sıfat-ı sübutiyeye Semî’ ve Alîm isimlerini tasrih ederek işaret etti. Sem’ ve ilim sıfatlarını hassaten zikredip diğerlerini de akla telkin etti.

Evet bütün fiilî esmanın menşei yedi sıfat-ı sübutiyedir. Yani hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar ve kelam sıfatlarıdır. Tekvin yaratmaktır. Bu manaya göre fiildir. Bazı alimlerin tekvin diye bir sıfat daha saymaları ilmî bir inceliğe işaret etmek içindir. O incelik şu anda mevzumuz olmadığından ona girmiyoruz. Cenab-ı Hakk’ın sıfat-ı sübutiyesi bu yedi sıfata münhasır değildir. Ancak bize şeriatta açıkça bildirilen ve kendisiyle tavsif etmemize izin verilen ve aklın da varlığına kesin olarak hükmettiği bu yedi sıfat vardır. Bundan gayrı, mahiyetini bilmediğimiz ve aklımızın idrak etmediği sıfatları ilm-i ilahiye havale ederiz.

Malum olduğu üzere isimler ve fiiller itibarîdir fakat sıfatlar hakikidir. Zat ile kâim olan vasıflardır. Şu sıfatların itibar ve nispetlerinden isimler ve fiiller neş’et eder. Mesela bir insanın zatı, o zat ile kâim olan hayat, ilim, irade ve sair sıfatlarla muttasıftır. Bu insan bu sıfatlarla mesela araba sürdüğünde şoför ismini alır. Ekin ektiğinde çiftçi, yemek pişirdiğinde aşçı ünvanını alır. Onun bütün bu isimleri aslında zatı ile kâim olan sıfatların yaptığı işlerin itibarî durumudur. Şoförlük de, çiftçilik de, aşçılık da aslında aynı hayat, ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla yapılan işlerdir.

Bu hakikatten dolayı isimlerin kemali şu yedi sıfatın kemalinden gelir. Yani isimler zücace ise sıfatlar misbahtır. Sıfatlar da zat ile kâim olduğundan, onların kemali de zatın şuunatı, zatın şanları, zatın meziyetleri gibi tabirlerle tabir edebileceğimiz ve o zatı diğerlerinden ayırt eden, onu o yapan ve başkalarında bulunmayan zatî özelliklerinden gelir. İşte bu şuunat-ı zatiye,  sıfat-ı selbiyeler ve o sıfat-ı selbiyelerin istilzam ettiği vasıflardır. Bunlara da ayette   misbahın yakıtı olan zeytin yağı ile işaret edilmiştir.

Sıfat-ı selbiye; vahdaniyet kıdem, beka, muhalefetun lil havadis ve kıyam binefsihi sıfatlarıdır. Bu sıfatlar -mefhumları cihetiyle-  mahlukatın kusurlu vasıflarını Cenab-ı Hakk’tan selb edip onu tenzih ettiği için sıfat-ı selbiye veya sıfat-ı tenzihiye olarak adlandırılmıştır. Fakat Cenab-ı Hakk’ın zatî kemalini ve meziyetlerini ifade eden nice vasıf ve şuunatı vardır ki; mesela her yerde hazır ve nazır olması ve mekandan münezzeh olması, her şeye her şeyden yakın ve her şey ondan nihayetsiz uzak olması, mümkinatın ve cismaniyetin kayıtlarından mücerred olması, her şeye bir tek şey gibi teveccühü ve sair öyle  vasıf ve şanları vardır ki tadad etmekle bitmez, belki tabir etmekten aciz olduğumuz, belki bazılarını tabire dökmeye şer’an izin verilmeyen şuunatı vardır. Bütün bu şuunat, yukarıda sayılan sıfat-ı selbiyelerin istilzam ve tazammun ettiği vasıflardır.

Şuunat-ı zatiyenin kemali ise zatın kemalinden gelir ki bu da vücud sıfatıdır.

Bütün sıfatlar vücud sıfatından gelir. Vücud var olmak demektir. Varlık her kemalin menşeidir. Nasıl ki yokluk da her noksanlığın menşeidir. Madem Allah vacibu’l vücuddur. O halde onda yok yoktur. O halde her kemal sıfatla en kemal mertebede muttasıftır. Saydığımız her sıfat bir kemaldir ve vücudî bir vasıftır. İşte ayetteki temsilde bu kemal-i zatîye zeytin ağacı olarak işaret edilmiştir.

Ayet nur-u ilahiye bu şekilde temsil edince şöyle dedi:

يَهْدِ اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ

“Allah, nuruna dilediğ kimseyi hidâyet eder.”

Yani bu nur Allah’ın nuru olduğundan ona hidayet de ancak Allah’ın elindedir. Onun tevfik ve hidayeti olmadan kimse bu nura ulaşamaz. Her hayır onun elindedir. O vermek isterse kimse mani olamaz, men ederse de kimse veremez. Hidayet isteyen ondan istemeli, onun hidayetinden mahrum kalan kendine levm etmelidir.

وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ

“Ve Allah İnsanlar için meseleler darb ediyor.”

Yani Allah dilediği kimseyi nuruna hidayet ettiği için düşünüp tezekkür etsinler diye bu ayette olduğu gibi insanlara Kur’an’da nice meseller veriyor. Böyle meseller suretinde gâmız ve zor meseleleri beyan ve izah etmek Kur’an’ın hidayeti ve lutf-u irşadıdır. Temsîlât-ı Kur’âniye, Kur’ân’ın meyveleri hükmündedir. Tefekkürle uzanarak o meyveleri almak lâzımdır. Muhkemât ile amel ederek ilimde rüsûh peydâ edip, o meyvelere uzanmak ve almak lâzımdır.

وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“Ve Allah her şeyi bilir.”

Yani kim hidayete lâyık, kim değil Allah bilir.

Hem bu meselleri de ilimle darb eder. Mesel darbetmek ancak Alîm olanın yapacağı bir şeydir. Cahilin mesel darbetmesi yasaktır. Cahilin meseli dalalet ve hatadır..

Hem biz câhiliyiz. Bizim gibi cahillere böyle zor meseleler ancak mesel ve temsil yoluyla anlatılır.

(Bu Makâle Yusuf Selami Hocanın Derslerinden Derlenmiştir)

Bunlara da bakabilirsiniz

Şüpheli Şeyler

أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir