Beşeriyet, tarih boyunca ictimâî hayattaki ihtilâlleri ve fesatları ortadan kaldırmak, asâyişi sağlamak ve sulh içinde düzenli bir hayat kurmak maksadıyla kanunlar çıkardı, inzibatlar koydu, nizamlar tesis etti. Bütün gayreti bunun içindi.
Ancak beşer, adına “medeniyet” dediği bu asırda dahi fitne ve fesâdı ortadan kaldıramadı.
Üstad der ki: Kurûn-u ulâ, yani evvelki asırlar — o “vahşî, bedevî” olarak nitelendirilen ilk çağlar — işte o çağlardaki mecmû‘ vahşeti, bu asrın medeniyeti bir defada kustu. Birinci Cihan Harbi’nde… Ve hâlâ da midesi bulanmakta. Hatta, ardından ikincisini de kustu. Fakat dinmedi… bu fesat hâlâ devam ediyor.
Zenginle fakir, hâvass ile avâm arasındaki musâlâha bir türlü temin edilemedi.
Oysa bundan on dört asır önce, Arabistan’da bir ümmiye Allahu Teala vahyetti. Ve o ümmi, insanlığa iki temel hüküm bildirdi:
Biri:
﴿وَأَحَلَّ ٱللَّهُ ٱلْبَيْعَ وَحَرَّمَ ٱلرِّبَوٰا﴾
“Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır.” (el-Bakara, 275)
Bu ayetle faizi yasakladı, bütün usul ve esaslarıyla faizi ortadan kaldırdı.
İkincisi ise itâ-i zekâttır. “Zekâtı verin” buyurdu. Çünkü zekât, dinin ana esaslarındandır. Ona bağlı sadakalar, borçlar ve diğer infak yolları ise zekâtın yavruları, teferruat mahiyetindedir.
Peki, bu iki esas ne yaptı?
Bütün beşerin müşterek derdi olan zenginle fakir arasındaki çatışmayı ortadan kaldırdı.
Zenginin fakiri sömürmesi, fakirin de zengine karşı hürmetsizlik, isyan ve hasetle mukabele etmesi…
Yani “Bu mal ona yakışmıyor!” diyerek gönlünde kıskançlık beslemesi…
Gelir dağılımındaki adaletsizlik…
Birinin hiçbir emek sarf etmeden, oturduğu yerden servet kazanması;
ötekinin, yerin metrelerce altında ağır şartlar altında çalışarak yalnızca hayatta kalabileceği kadar rızık bulabilmesi…
İşte bütün harplerin temelinde bu adaletsizlik olduğu gibi,
ictimâî kargaşanın ve iç çatışmaların da temelinde yine bu adaletsizlik vardır.
Okyanusun ötesinde bir devlet…
Gidiyor; yeraltı zenginlikleri veya başka kıymetli imkânlara sahip bir millete türlü bahanelerle musallat oluyor.
Gayesi, o milleti sömürmek, kaynaklarını kendi menfaati için kullanmak…
İşte harplerin, işgallerin, kavgaların arkasındaki asıl sebep bu hasettir.
Kur’ân ise, bu hasedi kökünden kesip attı.
Faizi yasakladı.
Emeğin sömürülmesine müsaade etmedi.
Ve şu ayetle beşeri ikaz etti:
﴿وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَىٰ﴾
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (en-Necm, 39)
Yani dedi ki:
Sen çalışacaksın ve yalnızca emeğinin karşılığını alacaksın.
Kimsenin emeği, başkasının haksız sermayesine dönüşmeyecek.
Hiç kimse, başkasının alın teriyle zenginleşemeyecek.
Sonra da zekât emriyle zenginle fakir arasındaki uçurumu kapattı.
Evet, zengin de olacak, fakir de…
Ama aralarında bir muvâsala, bir denge, bir geçiş olacak.
İşte gelir dağılımındaki adaletin temini için Allah Tealâ,
doğrudan zenginin malından alınıp fakire verilmesini emretti.
Bu iki Kur’ânî hüküm karşısında beşer âcizdir.
Bu aczi kabul edecek ve eninde sonunda bu hükümlere rücu edecektir.
﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾
“Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.” (el-Bakara, 3)
Üstad Hazretleri, bu âyet üzerinde çok durmuştur.
Eski eserlerinden Rumûz adlı risalesinde bu âyet hakkında geniş izahlar yapmış, âyetin i‘câzına işaret etmiştir.
Zira bu i‘câz, zamanla daha da belirgin hale geldi.
Eskiden dünya çapında makro ekonomi diye bir kavram yoktu.
İnsanlar daha dar, mahallî çerçevede alışveriş yapıyordu.
Ancak şimdi, bu iki Kur’ânî hükmün — yani faizin yasaklanması ve zekâtın emredilmesinin — hikmeti açıkça görünür hale geldi.
Dünyayı kasıp kavuran sosyalizm akımları, İslâm’ın hakikî esaslarıyla tanıştırılmadığı için, dine düşman bir komünizme dönüştü ve bütün dünyayı sarstı.
Oysa Üstad Hazretleri, o günlerde feryatla seslenmişti:
“Onlara Kur’ân’ın hükmünü götürün!”
Çünkü halkta, bilhassa fakir tabakada bir uyanış başlamıştı.
Emekle sermaye çarpışıyordu.
Bu adalet arayışına ancak Kur’ân’ın hükmü cevap verebilirdi.
Beşerî Sınıfların Çatışması ve Kur’ân’ın Sosyal Adaleti
Bunu iyi anlamak gerekir. Birinci Dünya Harbi’nden sonraki atmosferi düşünün.
Üstad Hazretleri Rüyada Bir Hitâbe isimli makalesinde şöyle der:
“Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zîrâ beşer esir olmak istemediği gibi; ecîr olmak da istemez.”
Yani, artık devletlerin birbiriyle savaşı sona erecek; onun yerine beşerin kendi sınıfları birbiriyle çarpışacaktır. Nitekim hemen arkasından gelen sosyalizm hareketleri ve daha sonra patlak veren Bolşevik İnkılabı bunu açıkça göstermiştir.
Dünya, şiddetli bir buhran içindedir. Bu gelişmeler kendiliğinden olmamıştır.
Beşer önce esirliği kanıyla parçaladı.
Üstad der ki: “Ecîrliği de kanıyla parçalayacaktır.”
Çünkü bugünkü ecîrlik — yani ücretli çalışma — görünüşte bir hürriyet gibi görünse de aslında esirliğin başka bir türüdür.
Çalışanın eline, sadece ölmeyecek kadar para veriliyor ama emeği sömürülmeye devam ediyor.
Bu da gösteriyor ki, ecîrlik de bir çeşit köleliktir. Ve beşer, bunu da aşmak zorundadır.
Üstad şöyle der:
“Bu sosyalizm dine ilişmez. Bu, fakirin intibahıdır. İslâm fakiri tutar. Bunlar Hristiyanlığa ve Avrupa’ya karşı çıkmış bir akımdır. Siz onlara İslâm’ı gösterin… Bu hareketi kendi lehinize kullanın. Eğer böyle yaparsanız bu hareket, Asya’nın da intibahına bir vesile olur. Avrupa sevdasını bırakıp yüzünüzü Asya’ya dönün.”
Ne var ki, Üstad’ı dinlemediler.
Aksine, batıcılık muhabbetiyle Asya’ya sırtlarını döndüler ve Avrupa’ya yöneldiler.
Sosyalist cereyanlar ise İslâm’ın hükmünü göremedi; karşılarında sadece Hristiyanlığı buldular.
Ve baktılar ki, fakirliğin, fukaranın ezilmesinin arkasındaki esas unsur Hristiyanlıktır.
Bu sebeple dine düşman kesildiler.
Dini, kitleleri uyutmak ve sömürmek için kullanılan bir morfin gibi gördüler.
İşte bu yüzden dinden tamamen uzaklaştılar ve iş sosyalizmden komünizme döndü.
Sosyalizm başka, komünizm başkadır.
Yanlış anlaşılmasın maksadımız sosyalizmi övmek değildir, böyle bir mânâ çıkmasın. Gayemiz bir hakikati ifade etmektir.
Bir gün Üstad’a sordular:
“Ecnebîlerdeki iki cereyanı nasıl görüyorsun?”
Bunlardan biri sosyalizm cereyanıydı — o zaman henüz komünizme dönüşmemişti, işçi sınıfının ayaklanması gibi görünüyordu.
Diğeri ise Batı’daki kapitalizm ve demokrasi anlayışıydı.
Üstad şöyle dedi:
“Biri necîs, biri encestir.”
Yani biri pistir, diğeri daha da pistir.
Tâhiri mutlak yalnız şeriattır.
Onlara asıl itibarıyla aradıkları şeyi söyledi. Çünkü insanlar neyi arıyorlar?
Beşer, sömürülmekten, ezilmekten, ecîr olmaktan kurtulmak istiyor.
Fakat İslâm’ı bulamadıkları için daha da kötü bir hâle sürüklendiler.
Burada “hoca ne anlatıyor” diye konu dışına çıktığımız düşünülmesin.
Zira burada zikredilen âyet-i kerîmenin asıl masadakı, tam da bu asırdır ve medeniyet cihetiyledir.
Özellikle de dinsiz küfür medeniyetinin, İslâm medeniyetine karşı yaptığı muârazayı anlatmaktadır.
Ve bu bahsedilenler, işte o mücadelenin en mühim misâlidir.
Hidâyetin Esası ve Beşerin Aradığı Sistem
Üstad bu sebeple şu âyet-i kerîmeye çok ehemmiyet vermiştir.
Göreceksiniz ki, bütün insanlığın hidâyetinin esası bu âyet olacaktır:
﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾
“Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”
Çünkü beşer bunu arıyor, fakat tatbikini hiçbir yerde göremiyor.
Bu sebeple de bulamıyor.
Peki nerede görecek?
Üstad’ın ifadesiyle:
“Eğer biz doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu fiilimizle izhâr etsek, onlar fevç fevç dâhil olacaklardır.”
Bir kere, fiilen bu hakîkatin gösterilmesi lâzım.
Sözle değil… Fiil ile…
Sermaye ile sâ’yin, yani emekle paranın, sulh içinde, ittifak ve emniyetle cereyan ettiği bir sistem görmesi lâzım insanlığın.
Kurtuluş bununladır.
İşte bu sebeple, burada anlatılan hakîkati ilân edin!
Hayatı Mahveden İki Düstur ve Kur’ân’ın Çözümü
Bütün ihtilâllerin, keşmekeşliklerin, fitnelerin ve zulümlerin temelinde yatan iki kelime vardır:
- “Sen çalış, ben yiyeyim.”
- “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne.”
İşte hayatı mahveden bu iki kelimedir.
Kur’ân ise bunu iki esaslı düsturla çözüme kavuşturmuştur:
Biri emir, diğeri nehiydir.
- Vücûbu zekât, yani zekâtın farziyeti
- Hurmet-i ribâ, yani faizin haramlığı
Dolayısıyla, şu asır bizzat bu hakîkatleri göz önüne sermektedir.
Üstad Hazretleri de bu âyete dayanarak, bu hakîkati ilmî sahada göstermiştir.
Amelî sahada ise bu âyetin hükmünü, hurmet-i ribâ ve vücûbu zekâtla inşâallah ileride göreceğiz.






