Allâhu Teâlâ Bakara Sûresi’nin 164. Âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor:
اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Muhakkak ki semâvât ve arzın yaratılışında, yoktan var edilmelerinde, bu yaratılışın keyfiyetinde ve içindeki nizam ve intizamda büyük ibretler vardır. Gecenin ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, deveranında da aynı hakikate işaret eden bir tecelli görünür.
Bu hâdise, kâinattaki rububiyetin açık bir cilvesidir. O rububiyetin dünyaya bakan yüzünde gece ve gündüzün deveranı büyük bir esastır; bütün âlemdeki faaliyetlerin merkezi hükmündedir. Kış ve yaz dahi bu muazzam tahavvülün neticesidir.
Denizlerde insanlara faydalı olarak akıp giden gemilerde de aynı hakikatin işaretleri vardır. Sefîneler o büyük su kütleleri üzerinde yürür, nimetleri bir yerden bir yere taşırlar. Fakat insanlar suyun içinde yaşayamaz. O hâlde denizlerde yüzen bu vasıtalarla o nimetlere ulaştırılmıştır. Demek ki deniz de gemiler de bize musahhardır. İnsan gafletle “Ben yaptım, ben kullandım.” Der; fakat “Bu denizi kim yarattı?” diye düşünmez. Arzın sahibi kim ise denizin sahibi de odur. Göğe hükmedemeyen, yere hükmedemeyen denize hükmedebilir mi? Mülk kiminse içindekiler de onundur. Öyle bir mülkün sahibi olan Zât’ın izni olmadan insan oradan bir inci bile alamaz; mülk sahibinin izni olmadan mülküne girilmez.
Allah’ın semadan indirdiği suyla ölümünden sonra arzı diriltmesinde büyük bir sır vardır. O cansız zannedilen toprak, o suyla birden hayat bulur. Sonra o arzda her bir nevi hayvanatın saçılıp yayılması, yeryüzünün türlü türlü mahlûkatla doldurulması, rüzgârların sevk ve idare edilmesi, onların farklı cihetlerde estirilmesi, sema ile arz arasında musahhar tutulan bulutların intizamla sevk edilmesi… Bütün bunlar akleden bir kavim için apaçık delillerdir.
Kur’ân bu hâdiseleri sadece gösterdi; “Bak, görürsün.” dedi. Tafsilata girmedi. Çünkü nazar sahih ise görmek kolaydır. Fakat dalâlet ehli için esbap ve tabiat dağ gibi bir perde olur. Kur’ân’ın nazarında ise o perdeler tül kadar inceciktir; arkasındaki tecelliyât-ı esmâ görünür. İşlerin Allah’ın irade, hikmet ve ilmiyle yapıldığı hakikati bütün parlaklığıyla ortaya çıkar. Tesadüfle açıklanamaz, başıboşlukla izah edilemez; hepsi muntazamdır, her biri kanunla işler.
Ayetin işaret ettiği gemilerden bahsedildi. İnsanların menfaatine olarak denizlerde akıp giden o sefîneler, nimetleri taşıyan vasıtalardır. Fakat insan gafletle bu nimetleri sahiplenir. “Ben yaptım” der; fakat denizi kim yaratmıştır, o geminin yüzmesini kim takdir etmiştir, düşünmez. En küçük bir nimete dahi böyle bakılsa görülür ki, semâvât ve arzı kudretiyle idare eden Zât’ın mülküdür. Sana ulaşan hiçbir nimet sahipsiz değildir; bilerek ve kasden sana yöneltilmiştir. Mülk sahibi mülkünü sahipsiz bırakır mı? Herkes alıp götürsün ister mi?
Birisi bir elma getirir, “Filan kişi verdi.” Dersin. Hâlbuki Allah buyurur ki: “Bu kıymetli mala benden başka kim sahip olabilir ki?” Şükrünü ona verdiğin zaman, bu idrak sana tevhidi kazandırır. İşte bâtıl iddialar için şöyle denmiştir: “Gösterin bakalım, arzda ne yaratmışlar? Yoksa semâvâtta bir ortaklıkları mı var?” Bir insanın o nimetlere sahiplik iddiası ne kadar gülünçtür! Pejmürde, fakir bir adamın elinde çok kıymetli bir cevher bulunsa, polis sorar: “Bu senin olamaz. Sen kimsin ki buna malik olasın?” İşte nimetler bu kadar kıymetli iken nasıl sahipsiz sanılır?
Tevhid nazarıyla bakıldığında kâinattaki her şey birden kıymetlenir. Her bir mevcudun taşıdığı kıymet, nihayetsiz hamd ü senaya layık bir güzelliktir. O güzelliği gösterebilen ise Kur’ân’dır. Kur’ân’ın dışında kâinata bakan, hakiki kıymetleri göremez; her şeyi hakir görür, nimetleri tesadüfe verir. “Bu ağacın meyvesini kopardım, yerde buldum, aldım.” Der. Hâlbuki o nimeti sana ikram eden Allah’tır.
Sen nasıl bilirsen, Allah sana öyle muamele eder. Senin bakışın gasp nazarıyla ise, bir gaspçı gibi muameleye uğrarsın; sanki Allah’ın haberi yokmuş gibi davranırsın. Oysa Allah her fiilden haberdardır. İşte şirk ehlince Allah’a isnat edilen o bâtıl tasavvurlar için şöyle buyrulmuştur: “Allah, onların vasfettikleri şeylerden münezzehtir.” Onların yanlış tasavvurları Allah hakkında bâtıl bir sıfat isnat etmektir. Haşa, abesle iştigal eden, hiçbir şeyden haberi olmayan, âciz bir ilah gibi düşünürler. Bu şirk akidesi Allah hakkında yanlış bir vasıftır ve Allah böyle bir vasıftan münezzehtir. Zira hangi şey vardır ki basit olsun? Her bir şey bir kudret mucizesidir. Fakat insan gelir, Allah’a isnat etmediği o büyük fiilleri sebeplere, tabiata ve şuursuz maddelere verir. İnsanoğlu kadar zalim bir mahlûk yoktur. Akıl onun şiarıdır; fakat o kadar akıldan uzak hükümler verir ki, Allah’a veremediğini şuursuz toprağa, tabiata verir; buna da makul der! Allah yapar denince tereddüt eder, fakat “toprak yaptı” denince tereddütsüz kabul eder. Böyle bir hâl, ilmi de aklı da terk etmektir. Allah’ın fiillerini inkâr eder ama o fiilleri şuursuz bir maddeye yakıştırır. Bu ise en büyük cehalettir.
ÖZET:
- Semavat ve arzın yaratılışı insanoğluna ayetler sunmaktadır, onların yokluktan var edilişi ve işleyiş düzeni üzerinde düşünülmelidir.
- Gece ve gündüzün değişimi, yaz ve kış döngüsü, tabiatın düzenli işleyişi Allah’ın hikmetiyle sürmektedir.
- Denizlerde seyreden gemiler insanlar için büyük bir nimet olup, sular üzerinde hâkimiyetin yalnızca Allah’a ait olduğu unutulmamalıdır.
- Tabiat kanunları ve sebepler, Allah’ın iradesiyle işler; insanlar tabiatın kendi başına bir güç olmadığını anlamalıdır.
- Mülkün gerçek sahibi Allah’tır, insanlar O’nun izni olmadan hiçbir şeye hükmedemezler.
- İnsanoğlu sahip olduğu nimetleri kendi kazancı sanmamalıdır, her şey Allah’ın takdir ettiği rızıktır.
- Tevhit nazarıyla bakıldığında her şeyin kıymeti anlaşılır; aksi halde nimetler değersiz ve sahipsiz görülür.
- Şirk koşanlar, Allah’a ait olan nimetleri başkalarına atfeder, ancak gerçek malik yalnızca Allah’tır.
- İnsan akıl sahibidir ama bazen akıldan uzak hükümler verir, sebepler ve tabiat, ilahi iradenin dışında düşünülemez.






