DUYURULAR
Yusuf Selami Hoca Yusuf Selami Çakaroğlu

Manâ-yı Harfî Penceresinden Kâinata Bakış: Varlığın İlâhî Delâleti ve İlmin Esası

Bismillahirrahmânirrahîm

1. İlmin Esası ve Kelime Tarifi

Üstad, ömrünün kırk senelik seyri içinde, bilhassa otuz senesini ilim tahsiline vererek vardığı hakikatleri hülasa ederken, bu uzun seyr ü sülûkün neticesinde yalnızca dört kelime ve dört cümle öğrendiğini ifade ederek ilmin özünü bu dört esasa irca eder. Bu dört kelime: ma’nâ-yı harfî, ma’nâ-yı ismî, niyet ve nazardır.

Nahiv ve mantık ilimlerinin giriş bahsinde geçen bu tabirlerin, Üstad’ın ifadesiyle yalnızca birer dil bilgisi meselesi değil, belki hakikatin özüne nâzır olan birer çekirdek, birer anahtar olduğu anlaşılır. Nasıl ki mantık ilmi cüz, cüz’î, küll, küllî gibi tariflerle başlar ve bu tariflerdeki hakikati doğru anlayan, birçok meselede istikamet üzere yol alabilir; aynı şekilde nahiv ilminin harf ve isim tarifleri de yalnızca lafızda değil, varlıkta ve tecelliyatta da bir mânâ ifade eder.

2. Harfin Mahiyeti ve İtibarî Varlık

Harf, kendisinde mânâ olmayan, fakat başkasının mânâsını gösteren bir varlıktır. İsim ise, nefsinde mânâ taşıyan bir lafızdır. Harf, “مَا دَلَّ عَلَى مَعْنَى غَيْرِهِ”, isim ise “مَا دَلَّ عَلَى مَعْنًى فِي نَفْسِهِ” tarifiyle beyan edilir.

Bu tarif yalnızca Arap dili için değil, Türkçe’deki kelimeler için de geçerlidir. “Kitap” kelimesini teşkil eden harflerin — K, İ, T, A, P — her biri mânâsızdır; fakat bir araya geldiklerinde, kendilerinde olmayan bir mânâ tecellî eder. Bu mânâ, ne K’dedir ne İ’dedir ne T’dedir; ama yine de bu mânâ, o harfler olmadan da zuhur etmez.

Buradan çıkan hakikat şudur: harflerin mânâya delâleti itibârîdir. Kendilerinde mânâ olmaksızın, vaziyetleriyle, tertipleriyle, yönelişleriyle bir mânâyı taşırlar ve gösterirler. Harfler, sanki safi, vasıfsız, boş birer aynadır. Baktığında kendisini göstermez, gösterdiği mânâya yönlendirir. Mânâ zâhirde harfte görünür, fakat aslında zihindedir.

3. Terkîbî Varlık ve Mahlûkatın Yaratılışı

Üstad, harf ve kelime (isim) arasında kurduğu bu mânâ köprüsünü, mahlûkatın yaratılışına tatbik ederek, insanın da cüzî unsurlardan — karbon, azot, hidrojen, oksijen gibi — terkib edildiğini, ama bu unsurların hiçbirinde insanlığın vasıflarının bulunmadığını ifade eder. İnsan dediğin, hayvan-ı nâtık olarak bambaşka bir hakikat olup, unsurların bir araya gelişiyle, onların üstünde tecelli eden bir mânâdır.

Aynı şekilde mesela, “elma” da toprak, su, hava gibi unsurlardan teşekkül eder; ama bu unsurların hiçbirisi elmanın ne tadını, ne kokusunu, ne rengini taşır. Fakat bu unsurlar bir araya gelip itibarî bir terkîble yeni bir mânâyı netice verirler.

Bu misallerden çıkan hakikat: mahlûkat da birer harf gibidir. Harflerin nasıl ki kendilerinde mânâ yokken bir tertip ile mânâ zuhur ediyorsa, mahlûkat da kendilerinde hiçbir hakikat barındırmazken, bir araya geldiklerinde esmâ-i ilâhiyyenin aynası ve mazharı hâline gelirler.

4. Esmâ ile Kâinat Arasındaki Mîzân

Cenâb-ı Hakk’ın son derece güzel isimleri vardır: وَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ. Bu esmâ, harf gibi yaratılan varlıklar üzerinde okunur. Kitabın kelimesi harfler olmadan okunamayacağı gibi, esmânın da mahlûk olmadan bilinmesi, görünmesi mümkün değildir.

Bu bakımdan kâinat bir kitaptır, fakat zâtında değil, üstündeki delâletle bir kitaptır. Kendi başına mânâ taşımaz; kendisiyle değil, üzerinde görülen esmâ ile kıymet kazanır. Kendi zâtında ne bir meziyet, ne bir hüner, ne de bir kıymet taşır. O ancak bir ayna, bir harf, bir işaret makamındadır.

5. Nazar ve Kıymetin Mebâı: Mana-yı Harfî ile Bakış

Mana-yı harfî ile nazar etmek, şeyin zâtı için değil, işaret ettiği mânâ için bakmaktır. Tıpkı sabahleyin aynaya bakan bir kimsenin aynaya değil, aynadaki görüntüsüne yönelmesi gibi. Ayna burada bakılan değildir; bakmak için vesiledir.

Kâinata, rızıklara, nimetlere, güzelliklere mana-yı harfî ile bakıldığında, bunlar birer delil, birer levha, birer işaret olur. Rızkı gören rahmeti görür, nimeti gören ihsanı tanır. Fakat mana-yı ismî ile bakıldığında, rızkın bizzat kendisine, nimetin kendi zâtına yönelindiği için, delalet ettiği hakikat göz ardı edilir, asıl gaye unutulur.

6. Dalâletin Kaynağı ve Putlaştırmanın Tehlikesi

Ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet, kâinata mana-yı ismî ile bakar. Yani varlıkların suretleriyle, şekilleriyle, maddî nakışlarıyla meşgul olur. Bu suretler, bizzat kendileri için nazar edildiğinde, mânâyı göstermez; belki o mânâya perde olur.

Üstad bu noktada Risale-i Nur’un bile mana-yı ismî ile okunmasının tehlikesine işaret eder. Bu eserleri “Bediüzzaman ne demiş?” diye, kendi başına bir kıymet, bir hüner olarak okumak, Kur’ân’a perde yapmaktır. Oysa mana-yı harfî ile bakıldığında, bu eserler Kur’ân’ın bir tefsiri, bir aynası, bir işareti olur.

Kur’ân’dan başka hidayet kaynağı yoktur. Bir âlime, bir veliye Allah nâmına, Kur’ân hesabına bakarsan kıymet ondadır. Aksi hâlde o nazar putlaştırmaya, nefsin devreye girmesine ve hakikatten uzaklaşmaya sebep olur.

Netice

“La ilahe illallah” kelimesi, bu hakikatin özetidir. Mânâ, yalnızca Allah içindir. Harf, isim, varlık, nimet, ilim, güzellik… Bunların hepsi sadece O’nu göstermek için vardır.”

Bunlara da bakabilirsiniz

Na‘budü’deki “Nûn”un Sırrı ve Kâbe’nin Hakîkatı

Namazda, Fâtiha’daki “نَعْبُدُ” kelimesinin “nûn” harfinde bir cemaat sırrı vardır. Eğer “اَعْبُدُ” denseydi “ben ibadet …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir