DUYURULAR
Yusuf Selami Hoca Yusuf Selami Çakaroğlu

Ölüm nasıl, hayattan daha büyük bir nimet olabilir?

Ölümü ve hayatı yaratan O’dur!!!

ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلْمَوْتَ وَٱلْحَيَوٰةَ

Cenâb-ı Hak, bu âyet-i celîlede mevt kelimesini hayattan evvel zikrederek kelâmında ince bir mânâya dikkatleri çekmiştir. Zira belâgatta bir kelimeyi takdîm etmek, ona verilen ihtimamın, onun mühim bir cihetine delâlet ettiğinin alâmetidir.

Ölüm, bu takdîm ile yalnızca bir nihayet değil, aynı zamanda bir başlangıcın, bir tevcihin ve bir terbiyenin mühim mukaddimesi olduğunu gösterir.

Bu takdîmin iki ciheti vardır: Birincisi, eşyada asıl olan ölümdür. Varlık, evvelâ hayatsızdır. Cemâdattır. Camiddir. Hayat, ona sonradan ilâve edilir. Demek ki mevt, hayata mukaddemdir.

İkincisi, bu mukaddemiyet yalnızca zaman itibariyle değil, kudretin tecellîsi ve nîmetin tahakkuku cihetiyledir.

Cenâb-ı Hak, mevt kelimesini evvele alarak âdeta şöyle demektedir:

“Ey kulum! Sen ölümü yalnız hayatın nihayetinde görüp korkarsın. Hâlbuki sen evvelce de meyyit idin. Hayatsız bir halde iken sana hayat verdim. Yine vereceğim. İlk defa nasıl yarattımsa, tekrar yaratmaya da kādirim.”

Bu beyân ile anlaşılıyor ki, ölüm hayattan mukaddemdir, hem de lügat mânâsıyla bir fenâ değil, bilâkis bir mahlûkiyet, bir rahmet kapısı, bir yeniden ihyânın anahtarıdır.

Bidayetteki o camidiyet, o hayatsız cemâdât hâli de mevt olarak isimlendirilmiştir. Bu isimlendirme müşabehetle, yani sonrakine benzerliğinden dolayı yapılmıştır. Zira Cenâb-ı Hak, insanın evvelki hâlini ve ahirini aynı kelime ile isimlendirmiştir ki, aralarında benzerlik kurarak hakikati kolay anlasın.

Ve bu cihetle hükmolunur ki, ölüm hayattan daha ziyâde mahlûktur, daha ziyâde eser-i san‘attır. Hattâ hayattan daha büyük bir nîmettir.

Peki bu nasıl anlaşılır?

Mesela, toprağa atılan bir tohum veya çekirdek, zâhirde çürüyüp yok oluyor gibi görünür. İnsan buna “öldü” der. Hâlbuki o çürüme bir başlangıçtır. O zahirî mevtin arkasından bir diriliş, bir hayat zuhûr eder.

O çekirdeğin çürümesiyle ortaya çıkan sümbül, o ilk hayatın çok ötesinde, çok daha mükemmel bir hayattır.

Sümbülün o canlı, kemâlli ve meyvedar hâli, çekirdeğin çürüyüşüne, yani zahiren ölümüne bağlıdır. Demek ki o ölüm, sümbüle nisbetle daha ziyâde mahlûktur, daha ziyâde eser-i san‘attır, daha acîbdir.

Bu sır her şeyde böyledir.  Meselâ, tahrip, tamirden kolaydır. İnsan da bu misal ile ölümü, hayattan daha kolay ve basit görür. Der ki:
“Bir binayı on günde yaparsın ama on saatte yıkabilirsin.”

Evet, tahrip kolaydır. Fakat buradaki mesele tahrip değildir. Burada olan, tamir içindir. Hatta daha ileri gidip söyleyelim: Burada yapılan, daha büyük ve daha mükemmel bir binaya yer açmaktır.

Bir binayı yıkıp, yerine daha mükemmelini yapmak, arkasındaki tertîbi ve nesli bozmadan, daha büyük maksadlara hizmet edecek şekilde yeniden inşâ etmek; işte bu, o binayı sıfırdan yapmaktan çok daha müşkildir.

Aynı şekilde düşününüz: Bir nizâm kurarsınız. İnsanlar yerlerine geçmiş, her biri vazifesini bilir. Sonra diyorsunuz ki:
“Bu hâlinizden dağılacaksınız. Fakat öyle bir dağılacaksınız ki, sizi tekrar çağırdığımda her biriniz aynı tertip üzere yeniden geleceksiniz.”

Bu, yalnızca vazifeyi bilmekle olmaz. Aynı zamanda nereye gideceğini, nasıl gideceğini, ne vakit ve nasıl döneceğini de bilmek icap eder.

İşte ölüm de böyledir. Zâhirde bir dağılmadır; ama hakikatte intizamlı bir terhis, irâdeli bir tebdîl, rahmetli bir sevktir.

Cenâb-ı Hak, baharı halk eder. Bu bir hayattır. Sonra kış gelir. Yaz ve bahar görünürde ölür. Fakat bu, bir tahrip değildir. Bu, o hayatın aslını muhafaza eden bir tecdîd zamanıdır.

Kış, baharın esasına zarar vermez; bilakis onu istirahat ettirir ve gelecek baharların zeminini hazırlar. Her şey vazifesini devreder, kontrol edilir.

Bunu bir ev taşımak gibi de anlayabilirsiniz. Sıfırdan bir evi kurmak kolaydır. Eşyayı getirir, yerleştirirsin. Ama mevcut bir evi taşımak… İşte o zor olandır.

Eşyayı geri toplayacaksın. Toplarken öyle toplayacaksın ki hiçbir şey kırılmayacak, ziyan olmayacak, israf edilmeyecek. Sonra taşıyacaksın. Öyle taşıyacaksın ki, yeniden kurduğunda daha güzel bir nizâma kavuşsun.

Eşyayı istif ederken bile, önce nereye ne konulacak, hangisi önce, hangisi sonra gelecek; ona göre bir tertip kurarsın. Kafa yorarsın, zihnî bir nizam kurarsın. Meselâ bir çorabı alıp buzdolabına koyamazsın. Her şeyin yeri var, hikmeti var. Aynen öyle de, eğer bir şeyi yıkıyor, bozuyor, yahut dağıtıyorsan; maksat harap etmek değil, daha geniş bir sûrette neşretmek içindir. Çünkü bir şeyi dağıtıp sonra yeniden kurmak, ilkin yapmaktan çok daha müşkildir. Çünkü orada bir istif var, bir muhafaza var, bir nakil var.

İşte bu cihetten bakıldığında, eğer ölüm tesadüfî, tabiî, basit bir hâl olsaydı, ilk ölümlerden sonra bu düzen biterdi. Arkası kesilirdi. Fakat bakıyoruz ki mahvolmuyor. Bilakis kesretli bir şekilde yaratılış devam ediyor. Her geçen an daha acîb, daha küllî bir tarzda mahlûkât yaratılıyor, gidiyor. O halde, ölüm bile bir nizamla, bir ölçüyle, bir kanunla yapılıyor. Bu da gösteriyor ki: mevt dahi mahlûktur, hem de hayattan daha ziyade mahlûktur.

Niçin? Çünkü o ölenler, dünya hayatında meşakkat ve ıztırapla kıvranan kimselerdir. Zîrâ bu hayatın neticesi ölümdür. İnsan bu dünyaya ölmek için geliyor. Ölümle diğer tarafa gidiyor. Bakar mısın mahsulata, bak meyvelere; hepsi olgunlaştıktan sonra toplanır, bir tarafa alınır. Kabirden sonraki taraf daha selâmetlidir, daha güzeldir. Burada ihtiyarlık, hastalık, acz içinde kıvranan bir adam, mevtin gelişiyle, Azrâil’in ruhunu kabz etmesiyle birlikte, genç bir delikanlı gibi ruhu yıldızdan yıldıza uçar.

“Ben,” der, “meğer bir mahpusmuşum. Ruhum bu ceset denilen susuz bir kuyunun içine düşmüştü. Orada sıkışmış, zindanda kalmışım. Bir yere gitmek için ne zahmetler çekiyordum; bir adım atacağım, sonra iki adım, sonra bineceğim, gideceğim…” Ama şimdi, bir nazarla yıldızdan yıldıza uçarcasına intikal ediyorum.

Bu haller, ancak mü’min içindir. Allah’ı nasıl bilirse, öyle görür. Çünkü Allah’ın mülkiyetine râzı olan, mâlikiyetini tasdik eden kul, rahmete mazhar olur. Fakat Allah’ın mülkünü kabul etmeyen, mülkü kendi zanneden, malikiyeti nefyeden kişi, kendi kendine öfkelenir, kendine zarar verir. Rahmetten mahrum kalır. Âlemi bir zindan, bir idamhâne gibi görür. İçindeki her şeyin ölüp yok olduğunu sanır. Kendi varlığını, mahlûkâtı, tesadüf ve tabiatın oyuncağı zanneder.

Ve nasıl biliyorsa, öylece muamele görür. Kabrin ötesini “hiçlik kuyusu” gibi bildiyse, gerçekten de oraya hiçlik kuyusu gibi atılır.

Bu hakikat fevkalâde acîbdîr. Burayı kavradık mı, arkası çözülür. Ayet şöyle başlıyor:
تَبَارَكَ ٱلَّذِي بِيَدِهِ ٱلْمُلْكُ ۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿١﴾ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلْمَوْتَ وَٱلْحَيَوٰةَ

Ne mübarektir o Zât ki mülk O’nun elindedir. Her şeye kadirdir. İşte o, ölümü ve hayatı yaratandır. Bu mübarekiyet ve bereket, asıl itibariyle ölümün halkından gelmektedir.

Eğer ölüm yaratılmasaydı, şu arz üzerinde yaratılan birkaç insan, birkaç hayvan ve nebat kalırdı. Fakat ölüm ile beraber bu âlem öyle bir berekete kavuştu ki, arka arkaya yüz binlerle, milyonlarla taifeler, nesiller, mahlûklar geliyor, gidiyor, yaratılıyor, terhis ediliyor.

لِيَبْلُوَكُمْ – Sizi imtihan etsin diye. Evet, Cenâb-ı Hak bu tertibi, bu dönüşümü kurdu; çünkü rubûbiyetinin muktezâsı olarak bu âlemi çalkalandırıyor. Hayat ve mevt ile bu âlemi münavebeli bir şekilde döndürüyor. Hikmeti nedir? Çünkü burası imtihan yeridir.

Burası asıl yurt değildir. Asıl yer olsaydı, niçin ölüyoruz, diye sorulmaz mıydı? Demek ki bu fânî âlem bir imtihan yeri, bir manevra meydanı, bir mektep, bir meşher, bir fidanlık, bir tarladır.

Bak mekteplerimize, sürekli dolup boşalmıyorlar mı? Gelen sırasını görür, imtihanını verir, gider. Arkasından yenileri gelir. Tıpkı bu dünya gibi.

İşte, لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا – Hanginizin ameli daha güzel, daha sâlih, daha ihlâslıdır diye sizi imtihan eder.

Bir müsabaka, bir mücadele, bir meydan-ı imtihan kurulmuştur.

Tıpkı üstadın temsiliyle şöyle düşün: Nasıl ki bir sultân-ı zülcelâl, bayram gününde ordusunu, raiyetini, memurlarını davet eder. Her biri silahlarını, techizatlarını, sultanın verdiği nişanları takar, sırayla huzurdan geçer.

O haşmetli geçitte her bir nefer, hem kendi vaziyetini arz eder, hem seyirciler seyreder, hem de sultan, yüksek makamından bakar, temaşa eder. Herkes aynı anda görür ve görünür.

İşte ölümle geçen, hayatla gelen bu tertip, bu tecdîd ve bu münâvebe, aynen bu ilâhî geçit töreni gibidir.

Her şey Allah’ın huzurunda arz olunmakta, her şey meşherde gösterilmekte, her şey kayda alınmaktadır.

(Mülk Suresi 2. Ayetin tefsirinden)

Bunlara da bakabilirsiniz

Na‘budü’deki “Nûn”un Sırrı ve Kâbe’nin Hakîkatı

Namazda, Fâtiha’daki “نَعْبُدُ” kelimesinin “nûn” harfinde bir cemaat sırrı vardır. Eğer “اَعْبُدُ” denseydi “ben ibadet …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir