DUYURULAR
Geçmişteki Ümmetlerin Başına Gelenler, Bizler İçin Derstir!

Sabır ve Şükür: İlâhî İki Ahlâk’tır.

Sabır ve şükür, birbirini istilzâm eden, ayrılması mümkün olmayan iki mühim haslettir. Biri olmadan diğeri kâmil manada tahakkuk etmez. Sabır olmadan şükür, şükür olmadan sabır olamaz.

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
وَاشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُونِ “Bana şükredin ve nankörlük etmeyin.”

Bu emrin hemen ardından, şükrü hakkıyla edâ edebilmek için de sabırla Allah’tan yardım istenmesi emredilmiştir. Çünkü şükür sabırsız olmaz.

Kur’ân’da geçen لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ ifadesi son derece dikkat çekicidir.

“Sabreden ve şükredenler” demiyor. Şükreden sabrediciler… Sabreden şükrediciler… Şekûr’u Sabbâr’a bir sıfat yaptı.

İnsanlar sabır ve şükrü iki ayrı haslet zannettikleri için musibetle nimeti de birbirinden ayırt ediyorlar.

Güya musibet varsa sabredersin, nimet varsa şükredersin.

Hâlbuki bu dünya bir imtihan yeridir. Burada safî lezzet yoktur. Zira her lezzetin içinde elem, her elemin içinde de lezzet vardır.

Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Dünyadaki hiçbir hal, tam safî değildir. Nasıl ki hararette burûdet, burûdette hararet vardır; Mesela 20 derece hararette 30 derece hararete göre 10 derece burûdet vardır. Aynı şekilde nimet ile meşakkat, lezzet ile elem, bu dünyada birlikte bulunurlar.

Bu sebeple sabır ve şükür, aynı anda, aynı hâdiseye karşı bir mü’minin kalbinde beraber bulunmalıdır.

Meselâ bir kimse hastalığa giriftar oldu. Hastalık, zâhirde bir meşakkattir. Fakat hakikatte, içinde pek çok nimetler saklıdır.

Mesela, bir kimse diyor ki: “Başım ağrıyor.” O baş ağrısı üzerinden beyninde bir tümör olmadığını düşünse; bu ağrı ona nisbetle bir rahmettir. Hastalık:

  • Hayatın lezzetini hissettirir.
  • Sıhhatin kıymetini bildirir.
  • Günahların afvına vesile olur.
  • Acziyet ve fakrı idrak ettirir.

Hülâsa, belâlar zâhirde meşakkatli görünseler de, hakikatte çok yüksek nimetlerdir.

Allah resulü aleyhissalatu vesselam bir hadîs-i şerîfte şöyle buyruyor:
“Belâlar içerisinde en çetinine en evvel enbiyâ uğrar. Sonra evliyâ, sonra da derecelerine göre sâlihler.”

Demek ki belâ, rahmetin bir cilvesidir. Cenâb-ı Hak kulunu terakkî ettirmek için verir. Zâhirde belâ gibi görünür ama içyüzü rahmettir.

Fakat sabırsız adam, bu hikmetleri göremez. Küçücük bir musibette feryat eder. Ednâ bir sıkıntıda, ümit ettiği şeyler olmayınca, bütün nimeti inkâr edercesine:“Ben ne hallere düştüm… ne dertlere giriftar oldum!” der şekvâ eder:

Bu şekilde bütün o lezzeti de lekedâr eder.

Halbuki sabırlı bir kul, o musibetin içinde saklı olan nimetleri fark eder. Bu hâl ile hem sabreder, hem de şükreder.

Demek ki sabreden, bela geldiğinde ondaki nimeti fark edip şükredebilen kişidir.

Şükretmeyen aslında sabretmiş değildir. Zira bir musibet geldiğinde, o hâdiseyi safi bir bela görüp “bir belâya düştüm ama sabrediyorum” demekle sabır olmaz. Hakiki sabır, belânın içinde gizlenmiş olan rahmeti, hikmeti, lütfu görüp, o belayı bir nimet bilip huzuru kalp ile ٱلْـحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَdiyebilmektir

Çünkü meşakkat olan yerde tahammül, sadece sabrın değil, aynı zamanda şükrün de bir tezâhürüdür.

Zira şükretmeyen sabredemez, sabretmeyen de şükredemez. Her iki hâl birbirini netice verir. Çünkü sabır yoksa, o anda insana ihsan edilen nîmetin içinde mevcut olan eksiklikleri ve noksanlıklar daha büyük görünür.

Meselâ bir adam, başkasına nisbetle daha az bir nimete sahip olsa; fakat sabırsızsa, o zaman kendi elindekine bakmaz, başkasına verilenle kendini karşılaştırır.

Âhireti bilmeyen, dünyayı yalnızca lezzet ve keyif yeri zanneden bir adam, hiçbir zaman şükretmez. Ona cennet gibi bir hayat verilse, yine de başkasının daha fazlasına bakar:
“Niye onda var, bende yok?” der.

Bu insan memnun olmaz. Çünkü imtihan sırrını bilmez.

Bu dünya, bir darü’l-imtihandır; bir askerî kışladır. Kul buraya talim, cihâd ve tecrübe için gönderilmiştir. Lâkin burayı keyif ve tenezzüh yeri zanneden, sabrı da şükrü de yerine getiremez…

Nîmeti sadece haz ve menfaatle eşitleyen, meşakkati ise sırf şikâyet sebebi gören bir ruh hâli, ne sabrı taşıyabilir ne de şükrü idrak edebilir. Dolayısıyla bir musibet geldiğinde:
“Bu bir belâdır, sabrediyorum.”
demek kâfi değildir. Çünkü sabır, yalnızca sükût etmek, tahammül etmek değildir. Sabrın kemâli, o musibetin içindeki rahmet-i İlâhiyeyi görmek, hikmeti müşâhede etmek ve neticede sabır içinde şükretmektir.

Risalelerde bu hakikat sıkça tekrar edilmiştir.
Üstad Hazretleri, maruz kaldığı musibetleri zikrederken, onların içindeki nimet cihetini gösterir ve: “Sabır içinde şükrettik.” buyurur.

Sabır ve şükür beraber olmazsa, kul Allah’ı hakkıyla zikretmiş olmaz, aksine nankörlük etmiş olur.

Bu sebepledir ki, şu yapılan dersler fevkalâde ehemmiyetlidir.

Çünkü:
Allah’ın ismi her şeyi güzelleştirir.
Allah’ın zikri her şeyi bereketlendirir.

Bunlara da bakabilirsiniz

Na‘budü’deki “Nûn”un Sırrı ve Kâbe’nin Hakîkatı

Namazda, Fâtiha’daki “نَعْبُدُ” kelimesinin “nûn” harfinde bir cemaat sırrı vardır. Eğer “اَعْبُدُ” denseydi “ben ibadet …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir